20 Aralık 2010

ALES

Sevgili memleketimizde çok şahane üniversite kampüsleri vardır. Bunlardan ilk olarak 19 Mayıs Üniversitesi’nin kampüsünü, üniversite sınavına gireceğim zaman görmüştüm. Her ne kadar bir ögrencisi olmak istemesem de, Samsun’daki ve denize tepeden bakan bu yemyeşil kampüs, o zaman henüz tanımadığım üniversite hayatını geçirmek için güzel bir yer olarak yer almıştır zihnimde. Ankara Üniversitesi’ne kaydolduğum gün, Dil Tarih’in yoldan görünen görkeminin ardında koca bir boşluk olduğuna, koca dediğime bakmayın 3+L salon ev kadar işte, inanamıştım. Fakat daha ilk gün bitmeden anlamıştım ki, o küçücük Ortabahçe aslında inanılmaz bir yerdi. Kendisini anlatmaya bloglar yetmez ama kısaca söyleyeyim, boşuna efsanevi bir yer olarak adledilmez orası.

Metalci üniversite gençleri olarak arkadaşlardan birinin erkek arkadaşının çaldığı grubu dinlemek için Başkent Üniversitesi’ne de gitmiştim, on yıl kadar önce. Kampüs demeyeyim, ögrenim binası o kadar kötüydü ki, hayatımda dinlediğim en rezil metal grubunu bile unutturmuştu bana. Konser(?) sırasında zil çaldı... Bilmem anlatabiliyor muyum?

Neyse, arkadaşlarla ara ara yine Ankara Üniversitesi’nin Tandoğan Kampüsü’ne giderdik, gerek sohbet etmeye, gerek şenliklere filan. O kampüs benim gördüğüm en güzel yerlerdendi mesela. Zaman zaman hayıflandığım bile olmuştu “neden burada okumuyorum ben” diye. Gelgelelim, DTCF adamın aklını yarım saatte başına getirir. Zira orasının güzelliği, ottan ağaçtan değil ruhundan gelir.

Zaman geçti, ODTÜ’de master’a başladım. Samimiyetle söylüyorum, hayatta en anlamadığım şey ODTÜ saçı ve ODTÜ’lülerin her boku kampüste giderme merakıydı. Haklıymışlar lan! Tabii saç konusunda değil de diğer konuda. ODTÜ’nün kampüsü muhteşemin fevkinde bir yer. Nerde 2 tane büfesi olan DTCF, nerde restoranlardan, ormanlardan, göl ve ovalardan oluşan ODTÜ. Üstelik, bunun ruhu da sağlam. Velhasıl, ben çok severim kampüsümü. Yeşil parkanın yakasını dikmiş, çok has bir yerdir kendisi.

Kardeşim kaydolurken ve sonrasında konserde filan Hacettepe’nin Beytepe Kampüsü’nü de gezmiş oldum. Biraz çorak, biraz ruhsuz ama yine de güzel bir yerdi. Belki orada yaşayanlar daha farklı hissediyordur. Zira Hacettepe’de de ODTÜvari bir durum var.

İstanbul’da da kurultay için S. ile beraber gittiğimiz Maltepe Üniversite’sinin anlamsız kampüsü ve Boğaziçi’nin ne tarafa baksan bir beğeni küfrü savurduğun kampüsü var. Bence Boğaziçi Üniversitesi’nin kampüsü çok ayıp bir şey. Belki fazla Cambridge. Saat 5’te çay ikramı var deseler şaşmam. Boğaziçi’nin ayıp kampüsüne karşılık olarak zaten Maltepe Üniversitesi’nin Maltepe’den 3 saatte gidilen kampüsünü yapmışlar. Denizi hiçbir şekilde görmeyen bir kampüs yapan anarşik arkadaşları buradan bir kez daha kutluyorum.

Yahu ne anlatacaktım, lafı nerelere götürdüm. Ben bugün bir çılgınlık yapıp ALES’e girdim! Sanıyorum bu uçüncü girişimdi sınava. İlk girdiğimde henüz LES’ti sınavın adı. Bir yere başvuracaktım LES olmaz illa ALES puanı dediler 2 yıl geçerli kuralında bakmadan, ikinciye o zaman girdim. Bir de bu sene doktora başvurusunda filan lazım olur diye girmiş bulundum sınava. Bu sınav vesilesiyle de kampüsler zincirimin eksik halkalarından Gazi Üniversitesi’nin Mühendislik Fakültesi Kampüsü’nü görmüş bulundum.

Maltepe’de bulunan bu kampüse vardığımda edindiğim ilk izlenim terkedilmiş bir lise’ye geldiğim şeklindeydi. KPDS’dir, KPSS’dir, ehliyet sınavıdır derken yığınla ortaöğretim kurumunda sınava girmiş biri olarak, bir lise binasının koridoruna vuran ışıktan tanınacağını bilirim. İşte o ışık bugün benim yürüdüğüm koridorlardaydı...

Söylenenlere göre sınava girenlere su verildiğinden, çaycı-sucu-emanetçi minibüsünü bypass’layıp doğrudan beni çeken o ışığa doğru yürüdüm. Güzel memleketimizde sınav sorusu çalmak, bunları tarikattaşlara paslamak, böylece daha yoğun kadrolaşmak, devletin zaten düşük zeka ortalamasının ırzına geçmek gibi olaylar vuku bulduğundan güvenlik önlemleri gerçekten çoktu. Binanın kapısında hiç yoksa 30 polis vardı üst-baş araması için.

Polise teslim olmak için, önce küpelerimi çıkardım(alıcı olabilirlermiş), yüce telefon-anahtar-cüzdan üçlüsünden telefonun evde bırakılması zorunluluğu nedeniyle tedirgin, arama noktasına yarı çıplak vardım. Çok kibar bir polis benden yanımda getirdiğim basmalı kalemi içeri sokamayacağımı, benim gibi basmalı kalem getiren insanların kalemlerini bıraktıkları masaya bırakmamı kibarca rica etti (gerçekten). Ben akıl konusunda çok üstün olduğum için, masanın üstündeki panonun üst çıtasına koydum kalemimi. Böylece sınava girmeye layık hale geldim.

Metruk lise merdivenlerini tırmanıp, sınav salonuna vardığımda sınavda su dağıtılmayacağını öğrendim. Fakat post-hırsızlık sınavlarda olduğu gibi, 3 adet olips şeker, 2 kurşun kalem, 1 silgi, 1 açacak ve peçeteden oluşan sınav seti bizlere devletimizin bir hediyesi olarak masalarda hazır bulunmaktaydı. Böylece 40 liraya dünyanın en düşük fiyat-kalite endeksine sahip kalem setini de almış oldum. İyi ki bir gün önce Unicef’in yılbaşı etkinliklerine katıldığımda, evet o devasa çadırdaki eğlence şöleninde, bir kalem seti almamışım. İki gün üst üste bu acıya katlanamazdım.

Sınavda, ben küpelerimi bile çıkartmak zorundayken turbanlı kadınların kafalarına 5 kat bez sarıp girebilmiş olmaları en sinir bozucu şeydi. Kim nereden bilebilir ki o kadar kumaş ve mukavvanın altında ne olduğunu? Hemen CHPvari göndermeler aramayın sözlerimde, gerçek kumaş ve gerçek mukavvadan bahsediyorum. Kadın oraya anten taksa kimse anlamaz, bakamaz, bakmaya cesaret edemez. Sayın memleketimizde riya, ziyadesiyle mevcut sayın okurlar. Ben kafama bez ve mukavva doldurup gitsem, açacaksın o kafanı derlerdi. Gerçi rastalı çoçuğa da bir şey demediler.

Sınav bittiğinde okuldan ayrılırken, kampüs(?) hakkındaki tek güzel şeyin pencereden görünen tren yolu olduğunu düşünüyordum. DTCF’de, ODTÜ’de yıllarım geçti, Hacettepe’de kardeşim, Başkent’te teneffüs zili, Maltepe’de deniz(!), Boğaziçi’nden rahmetli kızım Rodrigo için duvardan söktüğüm taş... Her yerde bir parça anım vardı. “Eh buranınki de tren yolu olsun” diye düşünerek, sınava girmeden önce kalemimi koyduğum yere uzanıp almaya çalıştım. Selvi boyuma rağmen, yetişemediğim kalem, bir iki parmak dokunuşunun ardından çıta ile duvar arasındaki bir yarıktan panonun içine düştü! Bir iki adım atıp, panoyu açıp açmayacağıma baktım. Pano açılamazdı...

Panoda okulun aldığı kupa ve plaket benzeri ödüller sergileniyordu. Benim kalemim de bir kupa ile plaketin arasına düşmüş, adeta bir gurur abidesi olarak ışıldıyordu. Bu metruk bina kendisini ziyaretimin şerefine, benden bir parçayı almayı ve onu gururla sergilemeyi uygun görmüştü.

Ben Maltepe’den Kızılay’a kadar insana bata çıka yürürken, üstümde yakıcı öglen güneşi, altımda çok ağır çizmelerim, ardımda bir kupa edasıyla mağrur kalem, önümde kimbilir daha neler vardı.

1 yorum:

  1. bu yazı yüzünden ne zaman öyle bir pano görsem aklıma sen gelirsin

    YanıtlaSil