23 Ekim 2010

Exit Through The Gift Shop


Bir film hakkında yazı yazmak adetim değildir. Gerçi bugüne kadarki blog yazma sıklığıma bakılırsa yazı yazmak da adetim değilmiş gibi görünüyor. Fakat, bir film izledim, kendisi hakkında yazmamak ayıp olacaktı. Filmin adı "Exit Through the Gift Shop", yönetmeni ise Banksy. Banksy kimdir bilmeyenler google görseller'de bir arama yaparlarsa büyük ihtimalle kendisini hemen hatırlayacaklardır. Resimlerden tanıyamayanlar için ise kısaca harika, olağanüstü ve saire sıfatların az kalacağı güzellikte graffitiler, resimler, heykeller üreten ve bu harikaları sokakta sergileyen bir sokak sanatçısıdır Banksy. Şahsen yaptığı her şeyi, ama her şeyi çok beğenmişimdir bugüne kadar. Bu yüzden Bansky ile ilgili olduğunu düşündüğüm(!) filmi passthepopcorn.me'de görünce hemen indirdim. İlk fırsatta da izlemeye başladım. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Film, Banksy'nin diğer çalışmaları gibi kesinlikle bir after-image bırakıyor, uzun uzun bakıyor, anlamaya çalışıyor, gülümsüyor, şevke geliyor ve düşünüyorsunuz. Gerçekten düşünüyorsunuz ama, böyle beyninizdeki nöronlar ın yeni bağlar oluşturacakları şekilde düşünüyorsunuz.

Film elinde kamerayla gördüğü her şeyi çeken Thierry Guetta adında bir adamın hikayesiyle başlıyor. Adeta otomatik olarak her şeyi kameraya kaydeden bu adamın nasıl bir tip olduğunu öğreniyoruz yavaş yavaş. Los Angeles'ta bir kullanılmış kıyafet dükkanı olan Thierry ucuza kapattığı kullanılmış kıyafetleri, allayıp pullayıp bohem takılan L.A. vatandaşlarına yüksek fiyattan satarak hayatını idame ettiren, sapık gibi sürekli kamerayla çekim yapan bir adam. Birgün Thierry ailesini ziyaret etmek için Fransa'ya gidiyor. Burada bir sokak sanatçısı olan kuzeni Space Invader'ın çalışmalarını, bu çalışmaları şehre nasıl yerleştirdiğini filan kaydediyor. Bu durumdan çok etkilenen Thierry L.A.'e döndükten sonra kuzeni yardımıyla yine bir sokak sanatçısı olan Shepard Fairey ile tanışıyor. O'nun eserlerini nasıl ürettiğini, nasıl sokağa yerleştirdiğini filan kaydetmeye başlıyor. Bir anda sokak sanatçılarının ortasında bir ilginç figür olarak dolanmaya başlayan bu adam, bir sokak sanatı belgeseli yapma fikriyle aydınlanıyor ve mümkün olduğunca çok sokak sanatçısını çalışırken kaydetmeye başlıyor. Tabii bunu yaparken bir kenarda oturup onları kaydetmiyor, aksiyonun tam içine giriyor. Mesela bir çatıya poster asılacaksa Thierry de o çatıya çıkıyor, bu yaklaşımı sayesinde de yaptıkları, nedense, çok da yasal olmayan sokak sanatçılarının güvenini kazanmaya başlıyor. Fakat Thierry tüm bu sanatçıları onlarca kasete kaydederken gönlünde efsane sokak sanatçısı Banksy'yi kaydetmek yer alıyor. Banksy ise kendi güvenliğine çok dikkat ettiği için, filmde dahi yüzünü göremiyor, sesini filtresiz duyamıyoruz, bir türlü ulaşamıyor Thierry O'na. Şans bu ya birgün Thierry'nin telefonu çalıyor ve telefondaki ses "Banksy yanımda gel de takılalım" diyor. Banksy ile tanışan Thierry zamanla Banksy'nin güvendiği bir adam haline geliyor, zira O'nu şehrin en güzel sokak sanatı noktalarına götürüyor, elinden geldiğince yardım ediyor. En önemlisi ise Banksy Disneyland'a Guantanamo esiri şeklinde bir şişme bebek astıktan sonra O'nu kaydederken yakalanan Thierry'nin kendisini ele vermemesi sonucunda Banksy, "bu Thierry çok kral adam" düşüncesine eriyor. Bu iki adamın dostluğu, Banksy'nin büyük bir başarıyla sonuçlanan L.A. sergisiyle zirve yapıyor. Ama sonuçta sokak sanatçıları hala bir belgesele sahip olamıyorlar. Banksy'den gelen "Artık şu belgeseli bitir" serzenişinin ardından Thierry çoğunu etiketlemeden bir kenara fırlattığı kasetlerden çok boktan bir belgesel yapıyor. Banksy belgeselle ilgili "Bir film değil, ard arda 900 kanalının zaplanmasından oluşan bir görüntü" diyor hatta bu belgesel için. Bunun ardından da, çok büyük bir hata yaparak, "Thierry sen de sokak sanatı yapsana" diyor. Yıllarca işin mutfağında, ustaların yanında takılan Thierry de bu fikre aşık olup sokak sanatçısı olma yolunda çalışmaya başlıyor. Kendisi çizemese de, evini, iş yerini filan ipotek ettirip bütün parasıyla çizerler, grafikerler filan tutup fikirlerini çizdirmeye, basmaya başlıyor. Fikirleri de nedense Banksy ve Shepard Fairey'nin bir kopyası gibi görünüyor. Daha sonra da eski bir binada bir sergi açmaya karar veriyor. Kısa zamanda yüzlerce çalışmayla açacağı sergi için inanılmaz reklam yapıyor, L.A.'nın her tarafı MBW(Mister Brain Wash-Thierry'nin sokak sanatçısı olarak kullandığı ad) yazılarıyla doluyor. Dergiler röportajlar yapıyor, televizyonda haber oluyor, kısacası bir anda "Kim lan bu büyük sokak sanatçısı algısı?" oluşuyor L.A. kamuoyunda. MBW ise Warhol'un Marilyn Monroe illüstrasyonundan Leonard Nimoy'un Spock rolündeki fotoğrafıyla filan yapıp "Mesela bu 12 bin dolar olsun" gibi ticari işlere dalıyor. Açacağı "Life is Beatiful" isimli sergiyi binbir rica ile Banksy, Shepard Fairey gibi isimler de destekleyince ilk günden 4 bin kişi geliyor ve MBW'un sergisi 10 yılın sanat olayı haline geliyor. 5 gün açık kalacak sergi, 2 ay açık kalıyor ve MBW 1 milyon dolara yakın bir satış yapıyor. Banksy, Shepard Fairey gibi adamlar da sokak sanatının Frankenstein'ını yaratmanın pişmanlığını dile getiriyorlar. Sokak sanatının ticari bir şeye, en azından bu kadar büyük meblağların döndüğü bir şeye dönüşmesinde başrol oynayan MBW ise "Benim sanatçı olup olmadığımı zamanla göreceğiz, hayat güzel miydi değil miydi ölünce anlayacağız" diyor ve "Life is Beatiful" yazdığı duvarın yıkılmasıyla film bitiyor.

Film bittikten sonra "Bakalım imdb'de kaç puan almış, rottentomatoes'ta ne demişler?" filan diye bakarken filmin yönetmeninin Banksy olduğunu öğrendim. Banksy ile ilgili sandığım film, Banksy'nin filmi çıktı. Tabii filmin sonunda filmin merkezinde Thierry'nin olduğu fikriyle kalkıyorsunuz koltuğunuzdan ama Banksy'nin bir film çekmesi ilginç doğrusu. Filmle ilgili, Banksy'nin kendisi gibi, çeşitli spekülasyonlar var. Filme belgesel diyen de var örneğin baştan sona kurgu diyen de var. Gerçi belgesel de sonuçta kurgu da, belgesel tadında bildiğimiz kurgu diyen diyeyim, ya da ecnebicesiyle mockumentary diyen de var. Bu MBW gerçekten var olmasına rağmen "Banksy bunu en başından planlamıştı, MBW bu film için yaratıldı" diyenler çok. Aslında bunun bir önemi de yok. Sonuçta "Vampirler yok bence" filan diye tartışmıyoruz vampir filmlerini.

Filmin insanın içindeki o kurnaz, hani o hep sıçmamıza neden olan fikirleri kulağımıza fısıldayan kısmına yaptığı saldırı çok güzeldi. Yüksek sanat algısına saldırısı enfesti yine. "Andy Warhol'un tablosu ardiyede duruyor, Banksy'ninkileri de evin her tarafına astım" diyen sanatsever abladan, MBW'ün sergisine girebilmek için kapıları kıran L.A. gençlerine, sanatın, hatta sokak sanatının ticarileşmesine, bunun gibi birçok şeye çok güçlü saldırırken sokak sanatına dair de bir belgesel izliyor olmanız çok iyi. Filmin birden fazla katmanı var ve izlerken bu katmanların arasına giriyorsunuz, bir sahnede Thierry'nin dediği gibi bir spiralin içine düşüyorsunuz. Sona vardığınızda ise her katmanı ayrı ayrı görebiliyorsunuz. Bir anda Banksy'nin telefon klubesine(ya da klubesinden) yaptığı şeyi gözünüzde canlandırırken bir yanda "OBEY" yazan bir poster asılıyor odanızın duvarına, içinizde "Yaşadığım şehre bir imza da benim atmam gerekir!" düşüncesi filizlenirken, yüksek sanat tacirlerine, onlara izin veren sanatçılara, aracılara, söylenen her sözün peşine takılıp giden ördek yavrusu zihniyetli insanlara küfretmeye başlıyorsunuz. Daha derinden gelen bir ses de, "Ulan bunun gibi bir şey ben de yapsam, 10 bin dolara satsam" demeye başlıyor. Tüm hezeyanların ortasında çok güzel bir sokak sanatı belgeseli izlediğinizi de unutmamak gerek.

Kendinize, yarattığınız şeylere, yaşadığınız şehre, sokağa ve etrafınızdaki her şeye bir kez daha bakmak gereği duyabilirsiniz filmden sonra. Banksy ve diğer sokak sanatçıları gibi bir anda ezberinizi bozan, sanki evren algısında ufak bir kaymaya neden olan bir film. Sanki Banksy kocaman bir duvara kocaman bir sprey boyasıyla kocaman bir yazı yazmış gibi. Ne yazdığını okumak, okuduğunuzu anlamak size kalmış.

0 yorum:

Yorum Gönder