24 Eylül 2010

Ankara

1999, Kış. Ankara. Ellerimde kendimden ağır valizleri yüklenmişim, yürüyorum. Biraz önce Samsun'da bindiğim otobüsten inmişim. O zamanlar "eski garajların ora" denilen yerdeyim, fakat o eski garajlar değil ondan önceki eski garajlar, Nallıhan'a ve Beypazarı'na giden otobüslerin kalktığı garajların oradayım. Tekerlekli valizlerin lüks olduğu zamanlar. Petrol yeşili ve üzerinde Seattle Sport yazan valizin kollarından biri kopmuş, koyu kahve valizin kollarıyla birleştirip yüklenmişim, diğer elimde daha ağır olan siyah valiz var. Ağırlıktan kollarım kopacak, umrumda değil. Çok üzgünüm, bir sürü suçu üstlenmişim, gidiyorum. Valizlerden ikisi kitap dolu, birinde ise kıyafetlerim var. Eski bir Türk filmi otogarına benzeyen garajlarda otobüs bekliyorum. Tostumu yedikten sonra, bineceğim otobüs gelene kadar yürüyüp giden bıyıklı adamlara ve bir köşede bekleyen türbanlı kadına bakıyorum. İnsanların akıp gidişini izliyorum, ergen gözlerimle. Ergen fikirlerimle insanları düşünüyorum. Herşey en az şimdiki kadar saçma geliyor.

2001, Sonbahar. Ankara. Valizlerim ayaklarımın dibinde, bekliyorum. Biraz önce metrodan inmişim, Sıhhıye'deyim. Bir araba gelip beni Or-an'a götürecek, 2 hafta sandığım fakat 8 ay sürecek bir şantiye macerasını bekliyorum bilmeden. Üniversite'nin ilk yılı, hatta benim için ilk günü. 8 yılda ancak görülecek olayları göreceğim bir 8 ay var önümde. Hamam gibi sıcak ve nemli Mersin'den, üstümde bej rengi eşofmanlarla bindiğim otobüsten indiğimde içimde hissettiğim Ankara ayazı bir tavır gibi yerleşiyor yüzüme. Araba gelene kadar insanları izliyorum, etrafıma bakıyorum. Aynı şaşkın bakışlarla incelediğim insanları, daha olgun fikirlerle tartıyorum. Adalet Sarayı var yakınlarda, yıllar önce herkes neden bu binaya giriyor diye, bir alışveriş merkezi sanarak, peşlerinden gidip baktığımız bina. Yıllar boyunca, neredeyse hergün göreceğim bina. Adalet'ten uzaklaşarak Or-an'a gidiyorum, beyaz bir kartalın arkasına yüklediğim kitaplarımla.

2003, Kış. Ankara. Bülbülderesi Caddesi'nden karşıya geçmiş, Olgunlar'a tırmanıyorum. Kar dizime kadar geliyor. Ev arıyorum. Ankara'yı belki de en yakından tanıdığım zamanlar. Sokak sokak geziyorum Esat'ı. Daha sonra onlarca anıya sahip olacağım sokaklarda ilk kez yürüyorum. Bir nevi tanışıyoruz Ankara'yla. Emlakçılar, ev sahipleri, öğrenciler, bok kokulu evler geçiyor gözlerimin önünden. İnat edip okumamış olsam da, inşaattan anlıyorum evlere ona göre bakıyorum. Yanımdaki çömez ev arkadaşıma anlatıyorum, kolonlar, tesisatlar ve saireler, anlamıyor. O ucuz kira istiyor, emlakçı travesti komşulu ev öneriyor. Travestiye itirazım yok ama bıçaklanıp ölmek istemiyorum. Sonunda Kocatepe manzaralı ikinci evimi tutuyorum. Başçavuş'tan Ankara'ya bakıyorum, insanları izliyorum. İlk geldiğim günden beri ne kadar da küçüldüklerini düşünüyorum.

1997, Yaz. Ankara. Çayırhan öyle sıcak ki, çorak topraklarla birleşince manzara, çöl sanıyorum. İki dev baca yükseliyor bu çölün ortasında, Termik Santralin açık gri tortusu salınıyor semaya. Manzara ilham verici, ama benim için değil. 8 kişi bir koğuşta yatıyoruz. Hepsi de bıyıklı adamlar. O kadar küçüğüm ki daha, bu bile bir gezi benim için. Atakule'yi gördüğümde de en fazla bu bacaları gördüğüm kadar heyecan duyabiliyorum. Babam bir berberde traş oluyor, berber hem yüzünü kanatıyor hem fazla para alıyor. Atakule'ye çıkıp çoraklıklara bakmaya para veriliyor. Asansörü seviyorum. Şehrin ayaklarımın altında küçülmesi hoşuma gidiyor. Atakule, Ankara'nın Haydarpaşa'sı oluyor birdenbire. 'Seni yeneceğim lan Ankara' demek geliyor içimden, 'en azından berabere kalacağız'.

2010, Sonbahar. Ankara. Ankara'ya ait anlatabileceklerim, anılarım gözümü korkutuyor. Belki Samsun'u bu kadar anlatamam, ya da ancak Samsun'u bu kadar anlatabilirim. Yürüdüğüm yüzlerce sokak, tanıdığım onca insan, sevdiğim yerler, nefret ettiklerim. Senden korkuyor, sana meydan okuyor ve seni seviyorum Ankara. Sabah ayazın, kırkikindin, kutup soğukların, çöl sıcakların, kuru toprakların ve sairelerin hepsi benim bir parçam olmuş gibi. Gittikçe sana benziyorum, gittikçe bana benzemenden korkuyorum. Bir yandan sana bakarken bir yandan da kendime bakıyorum. Ayaklarımın altında küçüldüğünü görüyorum, bir yandan gittikçe yükselirken.

0 yorum:

Yorum Gönder