20 Aralık 2010

ALES

Sevgili memleketimizde çok şahane üniversite kampüsleri vardır. Bunlardan ilk olarak 19 Mayıs Üniversitesi’nin kampüsünü, üniversite sınavına gireceğim zaman görmüştüm. Her ne kadar bir ögrencisi olmak istemesem de, Samsun’daki ve denize tepeden bakan bu yemyeşil kampüs, o zaman henüz tanımadığım üniversite hayatını geçirmek için güzel bir yer olarak yer almıştır zihnimde. Ankara Üniversitesi’ne kaydolduğum gün, Dil Tarih’in yoldan görünen görkeminin ardında koca bir boşluk olduğuna, koca dediğime bakmayın 3+L salon ev kadar işte, inanamıştım. Fakat daha ilk gün bitmeden anlamıştım ki, o küçücük Ortabahçe aslında inanılmaz bir yerdi. Kendisini anlatmaya bloglar yetmez ama kısaca söyleyeyim, boşuna efsanevi bir yer olarak adledilmez orası.

Metalci üniversite gençleri olarak arkadaşlardan birinin erkek arkadaşının çaldığı grubu dinlemek için Başkent Üniversitesi’ne de gitmiştim, on yıl kadar önce. Kampüs demeyeyim, ögrenim binası o kadar kötüydü ki, hayatımda dinlediğim en rezil metal grubunu bile unutturmuştu bana. Konser(?) sırasında zil çaldı... Bilmem anlatabiliyor muyum?

Neyse, arkadaşlarla ara ara yine Ankara Üniversitesi’nin Tandoğan Kampüsü’ne giderdik, gerek sohbet etmeye, gerek şenliklere filan. O kampüs benim gördüğüm en güzel yerlerdendi mesela. Zaman zaman hayıflandığım bile olmuştu “neden burada okumuyorum ben” diye. Gelgelelim, DTCF adamın aklını yarım saatte başına getirir. Zira orasının güzelliği, ottan ağaçtan değil ruhundan gelir.

Zaman geçti, ODTÜ’de master’a başladım. Samimiyetle söylüyorum, hayatta en anlamadığım şey ODTÜ saçı ve ODTÜ’lülerin her boku kampüste giderme merakıydı. Haklıymışlar lan! Tabii saç konusunda değil de diğer konuda. ODTÜ’nün kampüsü muhteşemin fevkinde bir yer. Nerde 2 tane büfesi olan DTCF, nerde restoranlardan, ormanlardan, göl ve ovalardan oluşan ODTÜ. Üstelik, bunun ruhu da sağlam. Velhasıl, ben çok severim kampüsümü. Yeşil parkanın yakasını dikmiş, çok has bir yerdir kendisi.

Kardeşim kaydolurken ve sonrasında konserde filan Hacettepe’nin Beytepe Kampüsü’nü de gezmiş oldum. Biraz çorak, biraz ruhsuz ama yine de güzel bir yerdi. Belki orada yaşayanlar daha farklı hissediyordur. Zira Hacettepe’de de ODTÜvari bir durum var.

İstanbul’da da kurultay için S. ile beraber gittiğimiz Maltepe Üniversite’sinin anlamsız kampüsü ve Boğaziçi’nin ne tarafa baksan bir beğeni küfrü savurduğun kampüsü var. Bence Boğaziçi Üniversitesi’nin kampüsü çok ayıp bir şey. Belki fazla Cambridge. Saat 5’te çay ikramı var deseler şaşmam. Boğaziçi’nin ayıp kampüsüne karşılık olarak zaten Maltepe Üniversitesi’nin Maltepe’den 3 saatte gidilen kampüsünü yapmışlar. Denizi hiçbir şekilde görmeyen bir kampüs yapan anarşik arkadaşları buradan bir kez daha kutluyorum.

Yahu ne anlatacaktım, lafı nerelere götürdüm. Ben bugün bir çılgınlık yapıp ALES’e girdim! Sanıyorum bu uçüncü girişimdi sınava. İlk girdiğimde henüz LES’ti sınavın adı. Bir yere başvuracaktım LES olmaz illa ALES puanı dediler 2 yıl geçerli kuralında bakmadan, ikinciye o zaman girdim. Bir de bu sene doktora başvurusunda filan lazım olur diye girmiş bulundum sınava. Bu sınav vesilesiyle de kampüsler zincirimin eksik halkalarından Gazi Üniversitesi’nin Mühendislik Fakültesi Kampüsü’nü görmüş bulundum.

Maltepe’de bulunan bu kampüse vardığımda edindiğim ilk izlenim terkedilmiş bir lise’ye geldiğim şeklindeydi. KPDS’dir, KPSS’dir, ehliyet sınavıdır derken yığınla ortaöğretim kurumunda sınava girmiş biri olarak, bir lise binasının koridoruna vuran ışıktan tanınacağını bilirim. İşte o ışık bugün benim yürüdüğüm koridorlardaydı...

Söylenenlere göre sınava girenlere su verildiğinden, çaycı-sucu-emanetçi minibüsünü bypass’layıp doğrudan beni çeken o ışığa doğru yürüdüm. Güzel memleketimizde sınav sorusu çalmak, bunları tarikattaşlara paslamak, böylece daha yoğun kadrolaşmak, devletin zaten düşük zeka ortalamasının ırzına geçmek gibi olaylar vuku bulduğundan güvenlik önlemleri gerçekten çoktu. Binanın kapısında hiç yoksa 30 polis vardı üst-baş araması için.

Polise teslim olmak için, önce küpelerimi çıkardım(alıcı olabilirlermiş), yüce telefon-anahtar-cüzdan üçlüsünden telefonun evde bırakılması zorunluluğu nedeniyle tedirgin, arama noktasına yarı çıplak vardım. Çok kibar bir polis benden yanımda getirdiğim basmalı kalemi içeri sokamayacağımı, benim gibi basmalı kalem getiren insanların kalemlerini bıraktıkları masaya bırakmamı kibarca rica etti (gerçekten). Ben akıl konusunda çok üstün olduğum için, masanın üstündeki panonun üst çıtasına koydum kalemimi. Böylece sınava girmeye layık hale geldim.

Metruk lise merdivenlerini tırmanıp, sınav salonuna vardığımda sınavda su dağıtılmayacağını öğrendim. Fakat post-hırsızlık sınavlarda olduğu gibi, 3 adet olips şeker, 2 kurşun kalem, 1 silgi, 1 açacak ve peçeteden oluşan sınav seti bizlere devletimizin bir hediyesi olarak masalarda hazır bulunmaktaydı. Böylece 40 liraya dünyanın en düşük fiyat-kalite endeksine sahip kalem setini de almış oldum. İyi ki bir gün önce Unicef’in yılbaşı etkinliklerine katıldığımda, evet o devasa çadırdaki eğlence şöleninde, bir kalem seti almamışım. İki gün üst üste bu acıya katlanamazdım.

Sınavda, ben küpelerimi bile çıkartmak zorundayken turbanlı kadınların kafalarına 5 kat bez sarıp girebilmiş olmaları en sinir bozucu şeydi. Kim nereden bilebilir ki o kadar kumaş ve mukavvanın altında ne olduğunu? Hemen CHPvari göndermeler aramayın sözlerimde, gerçek kumaş ve gerçek mukavvadan bahsediyorum. Kadın oraya anten taksa kimse anlamaz, bakamaz, bakmaya cesaret edemez. Sayın memleketimizde riya, ziyadesiyle mevcut sayın okurlar. Ben kafama bez ve mukavva doldurup gitsem, açacaksın o kafanı derlerdi. Gerçi rastalı çoçuğa da bir şey demediler.

Sınav bittiğinde okuldan ayrılırken, kampüs(?) hakkındaki tek güzel şeyin pencereden görünen tren yolu olduğunu düşünüyordum. DTCF’de, ODTÜ’de yıllarım geçti, Hacettepe’de kardeşim, Başkent’te teneffüs zili, Maltepe’de deniz(!), Boğaziçi’nden rahmetli kızım Rodrigo için duvardan söktüğüm taş... Her yerde bir parça anım vardı. “Eh buranınki de tren yolu olsun” diye düşünerek, sınava girmeden önce kalemimi koyduğum yere uzanıp almaya çalıştım. Selvi boyuma rağmen, yetişemediğim kalem, bir iki parmak dokunuşunun ardından çıta ile duvar arasındaki bir yarıktan panonun içine düştü! Bir iki adım atıp, panoyu açıp açmayacağıma baktım. Pano açılamazdı...

Panoda okulun aldığı kupa ve plaket benzeri ödüller sergileniyordu. Benim kalemim de bir kupa ile plaketin arasına düşmüş, adeta bir gurur abidesi olarak ışıldıyordu. Bu metruk bina kendisini ziyaretimin şerefine, benden bir parçayı almayı ve onu gururla sergilemeyi uygun görmüştü.

Ben Maltepe’den Kızılay’a kadar insana bata çıka yürürken, üstümde yakıcı öglen güneşi, altımda çok ağır çizmelerim, ardımda bir kupa edasıyla mağrur kalem, önümde kimbilir daha neler vardı.

23 Ekim 2010

Exit Through The Gift Shop


Bir film hakkında yazı yazmak adetim değildir. Gerçi bugüne kadarki blog yazma sıklığıma bakılırsa yazı yazmak da adetim değilmiş gibi görünüyor. Fakat, bir film izledim, kendisi hakkında yazmamak ayıp olacaktı. Filmin adı "Exit Through the Gift Shop", yönetmeni ise Banksy. Banksy kimdir bilmeyenler google görseller'de bir arama yaparlarsa büyük ihtimalle kendisini hemen hatırlayacaklardır. Resimlerden tanıyamayanlar için ise kısaca harika, olağanüstü ve saire sıfatların az kalacağı güzellikte graffitiler, resimler, heykeller üreten ve bu harikaları sokakta sergileyen bir sokak sanatçısıdır Banksy. Şahsen yaptığı her şeyi, ama her şeyi çok beğenmişimdir bugüne kadar. Bu yüzden Bansky ile ilgili olduğunu düşündüğüm(!) filmi passthepopcorn.me'de görünce hemen indirdim. İlk fırsatta da izlemeye başladım. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Film, Banksy'nin diğer çalışmaları gibi kesinlikle bir after-image bırakıyor, uzun uzun bakıyor, anlamaya çalışıyor, gülümsüyor, şevke geliyor ve düşünüyorsunuz. Gerçekten düşünüyorsunuz ama, böyle beyninizdeki nöronlar ın yeni bağlar oluşturacakları şekilde düşünüyorsunuz.

Film elinde kamerayla gördüğü her şeyi çeken Thierry Guetta adında bir adamın hikayesiyle başlıyor. Adeta otomatik olarak her şeyi kameraya kaydeden bu adamın nasıl bir tip olduğunu öğreniyoruz yavaş yavaş. Los Angeles'ta bir kullanılmış kıyafet dükkanı olan Thierry ucuza kapattığı kullanılmış kıyafetleri, allayıp pullayıp bohem takılan L.A. vatandaşlarına yüksek fiyattan satarak hayatını idame ettiren, sapık gibi sürekli kamerayla çekim yapan bir adam. Birgün Thierry ailesini ziyaret etmek için Fransa'ya gidiyor. Burada bir sokak sanatçısı olan kuzeni Space Invader'ın çalışmalarını, bu çalışmaları şehre nasıl yerleştirdiğini filan kaydediyor. Bu durumdan çok etkilenen Thierry L.A.'e döndükten sonra kuzeni yardımıyla yine bir sokak sanatçısı olan Shepard Fairey ile tanışıyor. O'nun eserlerini nasıl ürettiğini, nasıl sokağa yerleştirdiğini filan kaydetmeye başlıyor. Bir anda sokak sanatçılarının ortasında bir ilginç figür olarak dolanmaya başlayan bu adam, bir sokak sanatı belgeseli yapma fikriyle aydınlanıyor ve mümkün olduğunca çok sokak sanatçısını çalışırken kaydetmeye başlıyor. Tabii bunu yaparken bir kenarda oturup onları kaydetmiyor, aksiyonun tam içine giriyor. Mesela bir çatıya poster asılacaksa Thierry de o çatıya çıkıyor, bu yaklaşımı sayesinde de yaptıkları, nedense, çok da yasal olmayan sokak sanatçılarının güvenini kazanmaya başlıyor. Fakat Thierry tüm bu sanatçıları onlarca kasete kaydederken gönlünde efsane sokak sanatçısı Banksy'yi kaydetmek yer alıyor. Banksy ise kendi güvenliğine çok dikkat ettiği için, filmde dahi yüzünü göremiyor, sesini filtresiz duyamıyoruz, bir türlü ulaşamıyor Thierry O'na. Şans bu ya birgün Thierry'nin telefonu çalıyor ve telefondaki ses "Banksy yanımda gel de takılalım" diyor. Banksy ile tanışan Thierry zamanla Banksy'nin güvendiği bir adam haline geliyor, zira O'nu şehrin en güzel sokak sanatı noktalarına götürüyor, elinden geldiğince yardım ediyor. En önemlisi ise Banksy Disneyland'a Guantanamo esiri şeklinde bir şişme bebek astıktan sonra O'nu kaydederken yakalanan Thierry'nin kendisini ele vermemesi sonucunda Banksy, "bu Thierry çok kral adam" düşüncesine eriyor. Bu iki adamın dostluğu, Banksy'nin büyük bir başarıyla sonuçlanan L.A. sergisiyle zirve yapıyor. Ama sonuçta sokak sanatçıları hala bir belgesele sahip olamıyorlar. Banksy'den gelen "Artık şu belgeseli bitir" serzenişinin ardından Thierry çoğunu etiketlemeden bir kenara fırlattığı kasetlerden çok boktan bir belgesel yapıyor. Banksy belgeselle ilgili "Bir film değil, ard arda 900 kanalının zaplanmasından oluşan bir görüntü" diyor hatta bu belgesel için. Bunun ardından da, çok büyük bir hata yaparak, "Thierry sen de sokak sanatı yapsana" diyor. Yıllarca işin mutfağında, ustaların yanında takılan Thierry de bu fikre aşık olup sokak sanatçısı olma yolunda çalışmaya başlıyor. Kendisi çizemese de, evini, iş yerini filan ipotek ettirip bütün parasıyla çizerler, grafikerler filan tutup fikirlerini çizdirmeye, basmaya başlıyor. Fikirleri de nedense Banksy ve Shepard Fairey'nin bir kopyası gibi görünüyor. Daha sonra da eski bir binada bir sergi açmaya karar veriyor. Kısa zamanda yüzlerce çalışmayla açacağı sergi için inanılmaz reklam yapıyor, L.A.'nın her tarafı MBW(Mister Brain Wash-Thierry'nin sokak sanatçısı olarak kullandığı ad) yazılarıyla doluyor. Dergiler röportajlar yapıyor, televizyonda haber oluyor, kısacası bir anda "Kim lan bu büyük sokak sanatçısı algısı?" oluşuyor L.A. kamuoyunda. MBW ise Warhol'un Marilyn Monroe illüstrasyonundan Leonard Nimoy'un Spock rolündeki fotoğrafıyla filan yapıp "Mesela bu 12 bin dolar olsun" gibi ticari işlere dalıyor. Açacağı "Life is Beatiful" isimli sergiyi binbir rica ile Banksy, Shepard Fairey gibi isimler de destekleyince ilk günden 4 bin kişi geliyor ve MBW'un sergisi 10 yılın sanat olayı haline geliyor. 5 gün açık kalacak sergi, 2 ay açık kalıyor ve MBW 1 milyon dolara yakın bir satış yapıyor. Banksy, Shepard Fairey gibi adamlar da sokak sanatının Frankenstein'ını yaratmanın pişmanlığını dile getiriyorlar. Sokak sanatının ticari bir şeye, en azından bu kadar büyük meblağların döndüğü bir şeye dönüşmesinde başrol oynayan MBW ise "Benim sanatçı olup olmadığımı zamanla göreceğiz, hayat güzel miydi değil miydi ölünce anlayacağız" diyor ve "Life is Beatiful" yazdığı duvarın yıkılmasıyla film bitiyor.

Film bittikten sonra "Bakalım imdb'de kaç puan almış, rottentomatoes'ta ne demişler?" filan diye bakarken filmin yönetmeninin Banksy olduğunu öğrendim. Banksy ile ilgili sandığım film, Banksy'nin filmi çıktı. Tabii filmin sonunda filmin merkezinde Thierry'nin olduğu fikriyle kalkıyorsunuz koltuğunuzdan ama Banksy'nin bir film çekmesi ilginç doğrusu. Filmle ilgili, Banksy'nin kendisi gibi, çeşitli spekülasyonlar var. Filme belgesel diyen de var örneğin baştan sona kurgu diyen de var. Gerçi belgesel de sonuçta kurgu da, belgesel tadında bildiğimiz kurgu diyen diyeyim, ya da ecnebicesiyle mockumentary diyen de var. Bu MBW gerçekten var olmasına rağmen "Banksy bunu en başından planlamıştı, MBW bu film için yaratıldı" diyenler çok. Aslında bunun bir önemi de yok. Sonuçta "Vampirler yok bence" filan diye tartışmıyoruz vampir filmlerini.

Filmin insanın içindeki o kurnaz, hani o hep sıçmamıza neden olan fikirleri kulağımıza fısıldayan kısmına yaptığı saldırı çok güzeldi. Yüksek sanat algısına saldırısı enfesti yine. "Andy Warhol'un tablosu ardiyede duruyor, Banksy'ninkileri de evin her tarafına astım" diyen sanatsever abladan, MBW'ün sergisine girebilmek için kapıları kıran L.A. gençlerine, sanatın, hatta sokak sanatının ticarileşmesine, bunun gibi birçok şeye çok güçlü saldırırken sokak sanatına dair de bir belgesel izliyor olmanız çok iyi. Filmin birden fazla katmanı var ve izlerken bu katmanların arasına giriyorsunuz, bir sahnede Thierry'nin dediği gibi bir spiralin içine düşüyorsunuz. Sona vardığınızda ise her katmanı ayrı ayrı görebiliyorsunuz. Bir anda Banksy'nin telefon klubesine(ya da klubesinden) yaptığı şeyi gözünüzde canlandırırken bir yanda "OBEY" yazan bir poster asılıyor odanızın duvarına, içinizde "Yaşadığım şehre bir imza da benim atmam gerekir!" düşüncesi filizlenirken, yüksek sanat tacirlerine, onlara izin veren sanatçılara, aracılara, söylenen her sözün peşine takılıp giden ördek yavrusu zihniyetli insanlara küfretmeye başlıyorsunuz. Daha derinden gelen bir ses de, "Ulan bunun gibi bir şey ben de yapsam, 10 bin dolara satsam" demeye başlıyor. Tüm hezeyanların ortasında çok güzel bir sokak sanatı belgeseli izlediğinizi de unutmamak gerek.

Kendinize, yarattığınız şeylere, yaşadığınız şehre, sokağa ve etrafınızdaki her şeye bir kez daha bakmak gereği duyabilirsiniz filmden sonra. Banksy ve diğer sokak sanatçıları gibi bir anda ezberinizi bozan, sanki evren algısında ufak bir kaymaya neden olan bir film. Sanki Banksy kocaman bir duvara kocaman bir sprey boyasıyla kocaman bir yazı yazmış gibi. Ne yazdığını okumak, okuduğunuzu anlamak size kalmış.

19 Ekim 2010

Yeni Beşiktaşlılık


Aslında, “Medyada Radikal Devrim” yaptığını ilan eden Radikal Gazetesi ile ilgili bir yazı yazmayı düşünüyordum birkaç gün önce. Hele bir gazeteyi elime alayım, iyice bir okuyayım, ne kadar radikal, ne kadar devrim bir bakayım diye düşünüyordum. Zira medya çalışan, hatta bu dönem “Sociology of Journalism” dersi alan, dahası şu anda Brian McNair’in aynı adlı kitabını okuyan biri olarak, neredeyse bir görev bilinciyle yeni Radikal’i yazacaktım. Yarın ilk iş bir Radikal alayım diye eve giderken, nedense aklıma Beşiktaş taraftarları takıldı. Ertesi sabah da Radikal’in devrimci ön sayfasında (Yoksa kapak mı demeliydim?) Hayko Cepkin ile spor haberleri sunan kızın Beşiktaş formalı fotoğrafını görüp, röportajı okuyunca, kararımı değiştirip, bu yeni Beşiktaş taraftarlarlığını yazmak şart oldu. Sahi, bu Beşiktaş taraftarlarına ne oldu?

Ben çok küçükken, Beşiktaşlı dayımın rüşvetleriyle, Beşiktaş’a karşı bir sempatim olmuştu. Sonuçta, babamın izini takip edip bir Fenerbahçeli olsam da, bu “efendi” Beşiktaş takımı, tuttuğum takımdan sonra, sevdiğim demeyeyim ama, hoşuma giden bir takım olmuştu. Bizimkilerin genellikle kulüp başkanlarından kaynaklanan iticiliğine karşın, Süleyman Seba’nın başkanı olduğu takım her zaman bir başkaydı. Takoz Recep, Kaleci Bako ve tabii ki efsanevi Metin- Ali-Feyyaz üçlüsüyle hem takım olarak hem de taraftarlarının Fenerbahçe-Galatasaray çekişmesindeki çirkinliklerden uzak duruşlarıyla sergilediği tavır bakımından, Beşiktaş üç büyüklerin tek efendi takımıydı.

Sonra Sergen nam, kepçe kulaklı futbol dahisinin şımarıklıkları önce Seba’yı, sonra da tüm Beşiktaş’ı bugünki çirkin haline dönüştüren süreci başlattı. Beşiktaş kısa zamanda itici başkanları, en az o kadar itici taraftarları ve futbolcularıyla rakip takım taraftarlarının gönlündeki o ayrı yeri kaybetmeye başladı. Öyle ki, taraftarlar, rakip takıma gol atınca şeyini avuçlayan bir futbolcuyu kahraman ilan etmiş, futbol oynamaktan ziyade, üçüncü sınıf filmlerde figüranlığa hevesli Nouma’yı omuzlarda taşır olmuştu. Fakat benim sorunum bu değil. Beşiktaş’ın bu yoz hali, bambaşka bir ambalajla satılmaya başlandı; Entellektüel Beşiktaşlılık!

Çarşı her şeye karşı olduğunu ilan ederken “anarşist a” ile yazdı ya adını memleketin boklu entellerini bir sahiplenme aldı ki sormayın gitsin. Feridun Düzağaç (Feğdeğ) isimli ağlak şarkıcı devrimden önceki Radikal’de ağlak spor yazıları yazmaya başladı hemen. Çarşı’ya, serseri taraftar grubu yerine, solcu fraksiyon muamelesi yapılmaya başlandı, birçok kendini şair sanan dilbilgisi katili dilbilgisiz ve futbolla çok ilgisiz yazılar yazıp, klubün bu, afedersiniz, it gibi, halini arşa taşıdılar. Piyasanın futbol izlemekten zevk alan ama bunu entellektlerine yakıştıramayan şahısları anarşist a’ya öyle sıkı sarıldı ki, futbol izlemek değil belki ama, Beşiktaşlı olmak filan, solculuğun, entellektüelliğin önşartı gibi oldu. Köşebaşında şarap içen adam Feğdeğ, kafede Captain Black içen adam Haşmet Babaoğlu oldu. Statta anırırcasına bağıran ve hor görülen taraftara, statta brütal vokal yapan asi rocker Hayko Cepkin muamelesi yapılmaya başlandı.

Sözün sonunda, Metin-Ali-Feyyaz’ın oynadığı Seba’nın başkan olduğu Beşiktaş yıkıldı yerine sahada emekli Guti, istikrarsız sihirbaz Quaresma, mastürbatif Nouma ile tribünde çakma anarşist Çarşı, en tepede de ağzında zenci boy purosuyla Tüpçü’nün takımı kuruldu. Bu yeni Beşiktaş’ı da gizli futbol sevgisinden, sıradan taraftarlığın entellekte boyanmasıyla Beşiktaşlılığın sınıf atlamasını fırsat bilen ağlaklar sahiplendi. Belki taraftarları bu yeni Beşiktaş’tan memnundur, bilemem, ama Beşiktaş rakiplerinin gönlündeki o ayrı yeri kaybetti.


24 Eylül 2010

Ankara

1999, Kış. Ankara. Ellerimde kendimden ağır valizleri yüklenmişim, yürüyorum. Biraz önce Samsun'da bindiğim otobüsten inmişim. O zamanlar "eski garajların ora" denilen yerdeyim, fakat o eski garajlar değil ondan önceki eski garajlar, Nallıhan'a ve Beypazarı'na giden otobüslerin kalktığı garajların oradayım. Tekerlekli valizlerin lüks olduğu zamanlar. Petrol yeşili ve üzerinde Seattle Sport yazan valizin kollarından biri kopmuş, koyu kahve valizin kollarıyla birleştirip yüklenmişim, diğer elimde daha ağır olan siyah valiz var. Ağırlıktan kollarım kopacak, umrumda değil. Çok üzgünüm, bir sürü suçu üstlenmişim, gidiyorum. Valizlerden ikisi kitap dolu, birinde ise kıyafetlerim var. Eski bir Türk filmi otogarına benzeyen garajlarda otobüs bekliyorum. Tostumu yedikten sonra, bineceğim otobüs gelene kadar yürüyüp giden bıyıklı adamlara ve bir köşede bekleyen türbanlı kadına bakıyorum. İnsanların akıp gidişini izliyorum, ergen gözlerimle. Ergen fikirlerimle insanları düşünüyorum. Herşey en az şimdiki kadar saçma geliyor.

2001, Sonbahar. Ankara. Valizlerim ayaklarımın dibinde, bekliyorum. Biraz önce metrodan inmişim, Sıhhıye'deyim. Bir araba gelip beni Or-an'a götürecek, 2 hafta sandığım fakat 8 ay sürecek bir şantiye macerasını bekliyorum bilmeden. Üniversite'nin ilk yılı, hatta benim için ilk günü. 8 yılda ancak görülecek olayları göreceğim bir 8 ay var önümde. Hamam gibi sıcak ve nemli Mersin'den, üstümde bej rengi eşofmanlarla bindiğim otobüsten indiğimde içimde hissettiğim Ankara ayazı bir tavır gibi yerleşiyor yüzüme. Araba gelene kadar insanları izliyorum, etrafıma bakıyorum. Aynı şaşkın bakışlarla incelediğim insanları, daha olgun fikirlerle tartıyorum. Adalet Sarayı var yakınlarda, yıllar önce herkes neden bu binaya giriyor diye, bir alışveriş merkezi sanarak, peşlerinden gidip baktığımız bina. Yıllar boyunca, neredeyse hergün göreceğim bina. Adalet'ten uzaklaşarak Or-an'a gidiyorum, beyaz bir kartalın arkasına yüklediğim kitaplarımla.

2003, Kış. Ankara. Bülbülderesi Caddesi'nden karşıya geçmiş, Olgunlar'a tırmanıyorum. Kar dizime kadar geliyor. Ev arıyorum. Ankara'yı belki de en yakından tanıdığım zamanlar. Sokak sokak geziyorum Esat'ı. Daha sonra onlarca anıya sahip olacağım sokaklarda ilk kez yürüyorum. Bir nevi tanışıyoruz Ankara'yla. Emlakçılar, ev sahipleri, öğrenciler, bok kokulu evler geçiyor gözlerimin önünden. İnat edip okumamış olsam da, inşaattan anlıyorum evlere ona göre bakıyorum. Yanımdaki çömez ev arkadaşıma anlatıyorum, kolonlar, tesisatlar ve saireler, anlamıyor. O ucuz kira istiyor, emlakçı travesti komşulu ev öneriyor. Travestiye itirazım yok ama bıçaklanıp ölmek istemiyorum. Sonunda Kocatepe manzaralı ikinci evimi tutuyorum. Başçavuş'tan Ankara'ya bakıyorum, insanları izliyorum. İlk geldiğim günden beri ne kadar da küçüldüklerini düşünüyorum.

1997, Yaz. Ankara. Çayırhan öyle sıcak ki, çorak topraklarla birleşince manzara, çöl sanıyorum. İki dev baca yükseliyor bu çölün ortasında, Termik Santralin açık gri tortusu salınıyor semaya. Manzara ilham verici, ama benim için değil. 8 kişi bir koğuşta yatıyoruz. Hepsi de bıyıklı adamlar. O kadar küçüğüm ki daha, bu bile bir gezi benim için. Atakule'yi gördüğümde de en fazla bu bacaları gördüğüm kadar heyecan duyabiliyorum. Babam bir berberde traş oluyor, berber hem yüzünü kanatıyor hem fazla para alıyor. Atakule'ye çıkıp çoraklıklara bakmaya para veriliyor. Asansörü seviyorum. Şehrin ayaklarımın altında küçülmesi hoşuma gidiyor. Atakule, Ankara'nın Haydarpaşa'sı oluyor birdenbire. 'Seni yeneceğim lan Ankara' demek geliyor içimden, 'en azından berabere kalacağız'.

2010, Sonbahar. Ankara. Ankara'ya ait anlatabileceklerim, anılarım gözümü korkutuyor. Belki Samsun'u bu kadar anlatamam, ya da ancak Samsun'u bu kadar anlatabilirim. Yürüdüğüm yüzlerce sokak, tanıdığım onca insan, sevdiğim yerler, nefret ettiklerim. Senden korkuyor, sana meydan okuyor ve seni seviyorum Ankara. Sabah ayazın, kırkikindin, kutup soğukların, çöl sıcakların, kuru toprakların ve sairelerin hepsi benim bir parçam olmuş gibi. Gittikçe sana benziyorum, gittikçe bana benzemenden korkuyorum. Bir yandan sana bakarken bir yandan da kendime bakıyorum. Ayaklarımın altında küçüldüğünü görüyorum, bir yandan gittikçe yükselirken.

01 Temmuz 2010

Requiem for Bihter*

Kötü bir eş, kötü bir sevgili, kötü bir evlat, kötü bir kardeş, kötü bir anne, kötü bir insan olarak öldü Bihter. Sinsi gülüşü, şuh kahkahası ve zorlama mimikleri göğsünden akan sahte kanla beraber yere, toprağa karıştı. Bir kötü olarak giderken, iyilerin kazanmasına izin vermedi üstelik. Behlül'ün korkaklığını, Adnan'ın vurdumduymazlığını, Deniz Hanım'ın fırsatçılığını ifşa etti. Onlardan da, kendi gibi, nefret ettirerek öldü. İyi oldu, iyi yaptı.

Bizim memlekette insanlar neredeyse her konuyu rekortmen, dünyayı kendine hayran bırakan ve sair ifadelerle tanımlamayı çok severler. Bunların azı doğru, çoğu uydurmadır. Bahsettiğim abartılı tanımlamalar Kanal D'de yayınlanan, Halid Ziya Uşaklıgil'in aynı isimli romanından uyarlama, Aşk-ı Memnu dizisi için de söylendi. Her bölümünün izlenme rekorları kırdığı söylendi, her karakterin ve o karakteri canlandıran oyuncunun başarısız analizleriyle dolu programlar yapıldı. Fakat bu dizi hakkında söylenen şeylerden en az birisi doğru çıktı. Dizinin final bölümünün yayınlandığı saatte, Twitter'da tüm dünyada en çok konuşulan konu oldu, hem de Fifa Dünya Kupası'nın oynandığı bir dönemde, hem de BP, Meksika Körfezi'nde bir felakete sebep oluyorken, konuşulacak o kadar çok şey varken yani.

Ben de, biraz da olsa, diziden bahsedecektim ama vazgeçtim. Anlamayanlar bir zahmet oturup 79 bölüm diziyi izleyebilirler ya da youtube'a girip fragmanlardan anladıklarıyla idare edebilirler. Beni anlayan, diziyi izlemiş, 50 hafta boyunca Adnan'ın bu ikisini basmasını beklemiş çoğunluk için devam ediyorum.

En baştan kabul etmek gerekir ki dizi bir fenomen oldu. Daha önce Deliyürek, Kurtlar Vadisi vs. gibi dizilerin yaptığını yaptı, hem de diğer örnekler gibi bir kahraman yaratmaya çalışmadan. Amcasının karısıyla yatan bir adam ile kocasını aldatan bir kadın bu memlekette nasıl bu kadar sahiplenildi, orasını anlamak mümkün değil. Bunlar bizim alıştığımız kahramanlar değillerdi. Her sohbette, sanal gerçek ayırt edilmeksizin bunlardan bahsedildi. Bir şekilde, toplum olarak da o kadar ahlaklı olmadığımızı, Bihter ve Behlül'e hak verip, Adnan Bey'le ve Nihal'le dalga geçerken itiraf etmiş olduk. Tabii içimizi rahatlatan bir gerçeği de eklemek lazım, diziyi izlerken Bihter'in sonunda intahar edeceğini biliyorduk. O orospunun zaten ölecek olmasının verdiği keyifle, koca memleket Bihter'le Behlül'ün ne zaman yakalanacağını izledik. İyi yaptık.

Burada asıl dikkatimi çeken bu ahlak konusu aslında. Biz Bihter ve Behlül'ü günlük söylemin bir parçası haline getirirken iki ayrı kavram üzerinden konuştuk aslında. Bunlardan birincisi Behlül ve Bihter, diğeri ise Behlül'dü. Behlül ve Bihter'le ilgili yorumumu bir önce paragrafta kabaca yaptım ama Behlül üzerine birkaç kelam daha etmek lazım. Behlül'ü kadınlar, Kıvanç Tatlıtuğ'un yakışıklılığı ve oynadığı karakterin gücü ile sahiplenirken, erkekler de hem o gücü hem de "çapkınlığı" sahiplendiler. Çapkın adamlara Behlül denilmeye başlandı. Çok Güzel Hareketler Bunlar programında skeç konusu yapılan, ve gerçek bir hikaye olan, bir atın çitleri kırıp 5 dişi yarış atıyla çiftleşmesinde, atın ismi Behlül'dü. Bundan sonra bu tür Behlül şakalarını çokça göreceğimizi tahmin etmek zor değil.

Tabii burada Bihter'e ne yaptığımızı düşünmek lazım, O kötü kadına. Bihter karakteri zaten dizi boyunca bir moda ikonu haline getirildi, giydiği her kıyafet pazarlarda bile satılmaya başlandı. Bihter'i canlandıran Beren Saat ise henüz dizi bitmeden iki reklamda birden oynamaya başladı, ki bunlardan biri karaktere uygun olarak bir bakım ürünü reklamı, deodorant, ve "tek atımlık çıtır" sloganıyla bir çerez reklamı oldu. Behlül kahramanlaşırken, Bihter tek atımlık çıtır oldu. Ayrımcılığımıza ve ahlakımıza armağan olsun! Bihter'i bu ahlaka uygun bir mal gösterenine (meta referrer) dönüştüren reklamcılarımıza da selam olsun!

Son olarak bir itirafta bulunayım: Sırf bu anlattıklarım yüzünden, ben o hikayenin içinde yer alan bir karakter olsaydım Bihter'ın cenazesine gider ve *Bihter için ağıt yakardım.