26 Aralık 2009

13 Ağustos 1999

"Olur mu canım, şu tepenin ardı İstanbul" sözlerini duyacağım asla aklıma gelmezdi 13 Ağustos 1999 sabahı. Annem, kardeşim ve ben İstanbul'a gidecektik. Yolculuk öncesi anne çabukluğuyla hazırlanmış kahvaltımızı etmiş, anne marifetiyle hazırlanmış bavulları bir kez daha kontrol etmiştik. Samsun'dan İstanbul'a gidiyor olmanın büyük mutluluğu içindeydim ben. En siyah ve en asi kıyafetlerimi anneme ütületmiş, İstanbul metal müzik piyasalarında, asi bir genç olarak salınmaya hazırdım. Yola çıkmadan önce, annem her zamanki gibi tüpü, suyu, pencereleri filan kontrol ederken ben de vestiyerdeki aynada kendime bakıyordum. Dudağımın altında okul kapandığından beri uzattığım sakalım, neredeyse omzuma değiyor diye acaip mutlu olduğum saçlarıma geçirdiğim Elvir Boliç tokam ve kulağımda küpemle tam olmak istediğim gibi bir tiptim. İstanbul'a hazırdım.

Hep beraber otogara vardığımızda, önce bavulları yerleştirttik. Elimizde annemin benim, karizmamı bozacak diye düşünerek, bütün itirazlarıma rağmen "Oğlum yolda dışardan birşey yenmez" diyerek hazırladığı poğaça, börek gibi şeylerden oluşan yolluk poşeti kalmıştı. O poşet tabii ki benim elimde değildi ve tabii ki hayatında ilk kez İstanbul'a giden kardeşimin elinde de değildi, 11 yaşında bir genç kız olarak, onun da 'karizmam çizilmesin' dönemi başlamıştı. Zaten boklu Samsun Otogar'ının, ya da bir Samsunlu olarak "garajların", içindeki en güzel görünümlü otobüslere ve bekleme salonuna sahip Ulusoy'un önünde dikilirken, İstanbul'da yapacağımız büyük sükseden önce Samsun'da bir karizma yitimine göz yumamazdık.

Otobüse daha önce planladığımız gibi, annem ve kardeşim yanyana ben ise arkalarda başka bir adamla oturmak üzere yerleştik. Otobüse ilk binen biz ve bizim gibi anneli iki grup daha olunca bomboş otobüsün camlarından hemşehrilerimizi otobüse binerken izlemek ve annemin de sık sık kaşıyla gözüyle uyarmalarının sonucunda, bavullarımızın Samsun'da unutulmasını engellemek üzere pür dikkat muavini dikizlerken bir yandan da yanıma kimin düşeceğini kestirmeye çalışıyordum. 12 saat boyunca yanımda oturacak bu adamın kim olduğu benim için önemliydi. Açıkçası bavulumdaki siyah t-shirt ve pantolonlarım da önemliydi. Zira İstanbul'a bizden çok farklı bir aile yaşamına sahip amcamları ziyarete gidiyorduk. Orada benden bir yaş büyük kuzenimin, ya da onun deyişiyle "emmoğlu"nun, kıyafetlerini giyip de Akmar Pasajı'na gitmem kabul edilemezdi. Dahası ya çok uzun ya çok kısa akrabalarım arasında 'selamlık'tan kıyafet ödünç alabileceğim kimse de yoktu, 'haremliği' zaten kısmen görebilecektim.

Ben bu gibi düşüncelerden sıyrılıp "Pentagram'dan Hakan'ı görsem ne güzel olur" diye düşünmeye çalışırken O'nu gördüm. Emin adımlarla, ön kapıdan bindiği otobüsün, arkalarına doğru yürüyordu. "N'olur benim yanıma oturmasın" diye içimde inleyen yakarışlarımı her adımda biraz daha ezerek yanıma kadar geldi ve 'Selamın aleyküm' dedi. Yanıma bir çocuk oturabilirdi ya da genç bir adam hatta bir amcaya bile razıydım. Fakat bu resmen "dede"ydi. İkinci kez "Cam kenarında oturacam" dediğinde hayal kırıklıklarıma basmamaya çalışarak, biletimi göstersem anlamayacak düşüncesiyle koridor tarafındaki koltuğa oturdum. Annem arkasına dönmüş alaycı bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Molada kaçak sigara içmak uğruna bu dedeyle 12 saat gitmek çok ağır olmuştu. Dedeyle muhattap olmadan kalan yolcuların binişini bekledim. O da benden hoşlanmamış otobüsün kalkmasını, kah aksırarak kah öksürerek beklemişti.

Otobüsün hareketiyle birlikte muavin önce kolonya servisi, sonra da "Nerede ineceksiniz ?" sorusunu sormak üzere yanımıza geldi. Kolonyanın "Köln suyu" demek olduğunu henüz bilmeyen ben, dededen yükselen kolonya kokusuna maruz kalmış, "bir metalci kolonya kullanmaz" kuralını çiğnemeden, nerede ineceksiniz sorusuna "Harem" diye yanıt vermiştim. Dede ise "Avcılar" demiş ve böylece onu, yolcuları izlerken, bavullarını Avrupa yakasında inenlerin olduğu kısımda olduğu için görmediğimi anlamıştım. Muavinin bir sonraki ziyaretinde ben "yalnızca sade kahve" diyerek asi kanımın uyması gereken bir kuralı daha yerine getirmişken dede çay ve kek almış, benim hakkım olan keki de ayrıca istemiş ağzını şapırdata şapırdata yemeye başlamıştı.

Samsun ve çok güzel Karadeniz ardımızda kalırken, yemyeşil ağaçların arasında kara bir iz gibi duran asfaltta hızla ilerliyorduk. Otobüsün ilk durağı Kavak'tı. Kavak'a kadar vcd'ye film de konulmadığı için sıkılarak oturuyordum. Kavak otogarına vardığımızda dede bana dönüp "Geldik mi?" dedi. "Evet" dedim. İstanbul'u kastettiğini anlamamıştım. "Çabuk geldik" dedi. Konuşmamız anlamsızlığa varamadan Kavaklı yolcular da bindi ve otobüs hareket etti. Dedenin beni yalancılıkla suçlayan gözlerle bakıp "Hani gelmiştik İstanbul'a?" sorusuna verdiğim "Ama burası daha Kavak, İstanbul'a 11 saat var" cevabıma "Olur mu canım, şu tepenin ardı İstanbul" dedi. 13 Ağustos 1999 sabahı bu sözleri duyacağım asla aklıma gelmezdi. O andan sonra dede her tepenin ardını İstanbul zannederek benimle konuşmaya başladı. Ona göre Samsun İstanbul arası 1 bilemedin 2 saatti. Bu Yolculuğun 3. saatinde de böyleydi. Otobüs Merzifon'da durup hemen arkamızdaki 4'lü koltuklar da dolunca sonunda konuşabileceğim insanlarla karşılaştım. Bu 4 genç öğretmen Bolu'ya gidiyorlardı. Biz de bir şekilde tanışıp, sohbet etmeye, önce eğitim sistemi olmak üzere memleketi kurtarmaya başlamıştık.

Sohbetten pek de memnun olmayan dede biz 12 Adalar sorununa yelken açmışken bana dönüp sol kulağımdaki küpeye bakarak " Öbür kulağına da küpe takaydın da zevke geleydik" dedi. Gözünü götüme diktiği aşikar dedeye yüzümü dönüp hakaret etmeye hazırlanırken sakinleşip "Ne diyorsun sen yahu" mealinde birşeyler söyledim. Ardımdaki 4 eğitim neferi de dedeyi azarlayınca konu "sen niye küpe takıyorsun" boyutuna geçti. Sinirlerin sınırlarında gezmeye çok meraklı dedeyle olan muhattabiyet sıfıra indirilerek arkamdaki öğretmenlerle sohbete Kıbrıs üzerinden, ilk gerçek mola yeri olan Sungurlu'ya kadar devam ettik.

Molada annemlere dedeyi anlatırken, gülüşmeler ve kapalı satıldığı için sağlıklı olduğu düşünülen ayranla beraber, varlığına itiraz ettiğim poğaça ve börekleri bir bir götürüyordum. Mola sonuna doğru aniden gelen yalancı çişim sayesinde, sigara hasretimi de gidererek dedeyle mücadele etmeye yetecek enerjiyi toplamıştım. Otobüs kalkmak üzereyken yanım hala boştu. Dedeyi Sungurlu'da bırakarak yola devam etme fikri bir yandan hoşuma giderken, bir yandan da meraklanıyordum. Sonunda dede, onu ilk gördüğüm andaki gibi ön kapıdan yanıma doğru gelmeye başladı. Tam bir buruk sevinç yaşıyordum.

Dede yanıma oturduğunda elindeki poşette 1.5 litrelik bir su şişesi olduğunu gördüm. Merakıma yenik düşerek neden su aldığını sordum. Bana parasının az olduğunu, bir tek su almaya yettiğini söyledi. "Ama otobüste su bedava" derken, içim parçalanmış, dedeye ettiğim lanetlerden pişmanlık duymaya başlamıştım. Dede tabii ki ikinci mola yeri olan Bolu'ya kadar bu pişmanlığı geçirtme girişimlerinde bulunsa da ondaki yoksunluk tepki göstermemi engellemişti. Öğretmenlerle sohbet, onların da inecek olduğu Bolu'daki molaya kadar sürdü. Yazıktır diyerek olandan haberdar annemlerle molada masaya davet etmeyi planladığımız dede otobüs kalkana kadar ortalarda görünmedi. Dedeye bakınmaktan sigara da içememiştim. Yine tam otobüs kalkacakken aynı adımlarla yanıma geldi. Ne kadar üzülsem de, sohbet etmemek için İstanbul'a kadar uyukladım. O hala "Şu tepenin ardı İstanbul" diyordu. Kah viyadük kah dede görüntüleriyle İstanbul'a varmıştık.

Büyük bir sevinçle Harem'de otobüsten indik, hava henüz kararmamıştı. Bizi karşılayan amcamla kucaklaşıp bavullarımıza kavuştuk. O koca şehir, Akmar Pasajı, Samsun'da olmayan kasetler, kurukafalı t-shirtler beni bekliyordu. Dede ise biz bir taksiye binerken otobüsle beraber Avcılar'a doğru yola koyulmuştu. O'nu bir daha aklıma getireceğimi düşünmezdim. Ta ki 17 Ağustos gecesi gerçekleşen depremde en büyük hasarın Avcılar'da olduğunu öğrenene kadar.

0 yorum:

Yorum Gönder