08 Eylül 2009

Hayvan Adam

Okumayı öğrendiğimde henüz 1990 olmamıştı. Eğri büğrü çizgilerin, Ali'nin ne yapması gerektiğini belirten tümceleri yaratması ise 1990 yılında gerçekleşmeye başladı. O gün bugündür kendimi bildim bileli yazar ve okurum. Blog iletilerinden de anlaşılacağı üzere çok yazmam. Ama şu an bile tuvalette duran iki kitap olduğunu söylemem herhalde okumaya ne kadar meraklı olduğumu anlatmaya yeter. Tüm hayatım boyunca bilgi edinme konusunda garip bir takıntım oldu. Beni var eden en önemli özelliğin de öğrenme açlığı olduğunu kabul edip elimden geldiğince öyle yaşadım. Tüm bunları yazıyor olmamın tabii ki bir amacı var. Bu öğrenme açlığı mottosuna varmamı sağlayan çok önemli bir olay yaşadım ilkokulda...

1995 yılının Eylül ayıydı. Havalar henüz serinlememişti. Her normal erkek çocuk gibi okuldan çıkınca ya da haftasonlarında okulun bahçesinde ya kendi aramızda, ki bu kendi sınıfımız oluyor, ya da diğer sınıflardan çocuklarla futbol maçı yapardık. O zamanlar futbol maçı topla yapılmazdı, top henüz karşılayabileceğimiz maddi imkanlar hududuna girememişti. Bu yüzden bizler de çöpte bulduğumuz teneke kolayı dik halde yere koyup üstüne sertçe basar, buz hokeyinde filan kullanılan top gibi birşey elde ederdik. Hani "22 tane adam bir topun peşinde koşuyorlar, çok saçma" filan diyenler var ya, onlar 10-15 tane ensesi terli çocuğun üstüne basılmış bir kola tenekesinin peşinden deli gibi koşmasını nasıl karşılarlardı çok merak ediyorum.

Ben de bahsettiğim bu 10-15 çocuktan biri olarak okuma ve yazma aktivitelerimin yanında futkola ya da futkutu da diyebileceğimiz bu sporu yapıyordum. Birgün futbol denilen ver gerçek topla oynanan bir spor faaliyetinde yer alma şansı geçti elime. Bizim sınıf ile bir başka sınıf maç yapacaktı. 8'e 8 kurulan takımlar halinde bahçenin iki ucuna kurulmuş kalelere gerçek bir topu sokmaya çalışacaktık. Bu gerçek top Adidas ya da Nike gibi markaların ürettiği deriden profesyonel bir top değildi, kıytırık bir dikişli top da değildi. Bugün yüzüne bakılmayan plastik bir toptu. Buna rağmen maç için inanılmaz heyecanlıydım. Cuma günü müsabaka ayarlanmıştı ve maç tarihi cumartesi günü saat iki olarak kararlaştırılmıştı.

Wembley stadına ilk ayak basan kişi olmak için koşan Milli takım kalecisi Yaşar gibi, Dünya Kupa'sına katılacak 17'lik bir cıvır oğlan gibi, çayıra salınmış bir köpek gibi nereye koşacağımı, ne yapacağımı bilmeden heyecan ve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle sahada yerimi almıştım cumartesi günü saat ikide. O sırada karşı takım oyuncularından Ali Kemal ile göz göze geldik. Birden başımdan aşşağı kaynar sular döküldü. Hemen gözlerimi ondan çeksemde onun bana baktığını biliyordum. Kısacık ömrüm gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti. Annem, babam, henüz bebek kardeşim, öğretmenim, sınıf arkadaşlarım, Ali, at, bak, çarpım tablosu... Son göreceğim şeyin Ali Kemal olacğını hiç düşünmemiştim. Ondan herkes gibi ben de çok korkuyordum çünkü o Söğütlü Bahçe'dendi.

Samsun'u bilmeyenler için Söğütlü Bahçe kavramı birşey ifade etmeyebilir. Ama bir Samsun'lu için o zaman Söğütlü Bahçe çok önemliydi. Ortasından tren geçen bu mahalle kısaca Mert Irmağı'nın üst kısmında konuşlanmış, gecekondulardan oluşmuş ve serserileriyle ünlü bir mahalleydi. Kelebek taşımak, haraç almak, adam dövmek gibi kavramlar burada yaşayan çocuklar için hayatın vazgeçilmez parçalarıydı ve Ali Kemal henüz 10 yaşında olmasına rağmen namı yürümüş bir Söğütlü Bahçeliydi ve gözlerini bana dikmişti.

Taşın bir tarafına tükürüldükten sonra havaya atılmasından ve tükürüklü kısmı seçenin maça başlayacak olmasından ibaret yazı tura atışından sonra maç başladı. Topun heyecanı Ali Kemal korkusuna baskın çıktı ve ben tüm cesaretimle futbol oynamaya başladım. Sahada basmadık yer bırakmıyordum. Gol atmasam da it gibi koşuyordum. Takım arkadaşlarıma asist yapıyor, sahada adeta parlıyordum. 5'te yarı 10'da biter maçımız bizim sınfın 10-8 üstünlüğüyle sona erdi. Almanya'dan gelen arkadaşımız Sezgin'in topunu eline alan Ali Kemal sahayı terketmeden önce "Biz yendik lan, tamam mı!" diye kükredi. "Olsun lan" diye düşündüm, aslında biz yenmiştik ama dayak yememiştik en azından. Neden sonra Ali Kemal ban döndü "Seninle hesaplaşıcaz Hayvan Adam" dedi. Çok korkmuştum ama elimde olmayan sebeplerle gurur da duyuyordum.

O günden sonraki haftalar boyunca her tenefüs ve okul çıkışında Ali Kemal'den kaçtım. Sonuçta ben kendini okumaya vermiş bir çocuktum. Ali Kemal'le başedecek ne fiziksel kabiliyete ne de cesarete sahiptim. Bu cesareti kendimde bulduğum zamanlar ise başımda belanın daha da büyümesinden başka bir şeye yaramıyordu. Bir gün okul çıkışı Ali Kemal'in çıkmadığı kapıdan çıkmış yolu bir hayli uzatarak eve dönüyordum ki benden 200 metre uzakta Ali Kemal'i Sezgin'in topuyla futbol oynarken gördüm. Bana bağırıp küfür edince, Ali Kemal'e, hangi akla hizmet bilemiyorum ama bildiğim en ağır küfür olan ikibuçuk hareketini yaptım. Ali Kemal o kadar hızlı koşmaya başladı ki, şemsiyemi yere atıp sırtımda çantamla eve koşmaya başladım. Rüzgarın saçlarımın arasından geçmesi ve tenimi okşayarak beni sarması çok hoşuma gidebilirdi ama arkamda Ali Kemal vardı. Eve vardığımda kan ter içince kapıyı kilitleyip sürgüyü çektim. Hemen pencereye koşup beni takip edip etmediğine baktım. Başarmıştım. Ali Kemal'i atlatmıştım. Ama artık başım daha da büyük bir beladaydı.

Bilenler bilir o zamanlar futbolcu kartı diye birşey vardı. Dört büyük takımın futbolcularının resimlerinin basılı olduğu bu kağıtlarla bir tür kumar oynanırdı. Bizim için paradan bile değerli olan bu kağıtlardan bende de haylice bulunmaktaydı. Gerçi benim 100 kağıtlık servetim, 500-600 futbolcu kartı olan kimi manyakların servetleri yanında orta direk geliri olarak da algılanabilirdi. Tüm futbolcu kartı sahiplerinin ise tek bir sorunu vardı. 41 numaralı kart olan Beşiktaş'lı Ali kimsede yoktu. 24 numaralı kart olan Fenerbahçeli Rıdvan'ın bile 8-10 kart ederinde olduğu o dönemde, Ali'ye sahip olmak gerçekten paha biçilmezdi.

Birgün, hergün olduğu gibi, okul çıkışında sürekli sümüğü akan kızın tezgahından bir paket kart aldım. Bu paketlerde genelde 5 kart olurdu. Eğer şanslı gününüzdeyseniz, 6 kart çıktığı da olurdu. Ben o gün şanslı günümdeydim. Hem de ne şans. Aldığım kartlardan 1 tanesinin Rıdvan çıkması yetmiyormuş gibi bir paketten tam 2 tane Ali çıkmıştı. Kimsede olmayan bir servete sahiptim. İki Ali ile tüm okuldaki kartların sahibi olabilirdim. Ellerimde birer Ali kartı tutup bu mutluluk içinde salakça gülümser ve hayal kurarken, omzuma yapışan bir el beni tatlı hayal dünyamdan, acı gerçek dünyaya döndürdü. Bir eli omzumda Ali Kemal bana bakıyordu. Aramızda 30 santim ya vardı ya yoktu. Hayatım bir kez daha film şeridi gibi gözlerimin önünden geçerken, bu kez filme kimi heyecanlı kovalamaca sahneleri eklenmişti. İlk filmde "Gene geleceğim" diyen kötü adam bu sefer kahramanımızı sıkıştırmıştı.

Hani zamanın durduğu anlar olur ya, tam o haldeydim. Algım inanılmaz açılmıştı. Ali Kemal'in ensesinden akan teri, okul önünde lahmacun satan adamın sesini, kısaca etrefımdaki herşeyi tek tek ve mükemmel bir şekilde hissediyordum. O anda aklıma elimdeki kartlar geldi. "İşte, şimdi yakaladım seni Hayvan Adam" dedi Ali Kemal. Bir kez daha gurulanmıştım ne diyeyim. Elimdeki Ali kartını kaldırıp Ali Kemal'e uzattım. "Seninle barışmak istiyorum Ali Kemal" teklifimi Ali Kemal "Nerden buldun la bunu?" şeklinde yanıtladı. "Al" dedim aldı. "Barıştık mı?" dedim, gözlerini karttan ayırmadan başını evet anlamında salladı ve arkadaşlarına "La bana Ali çıktı" diye bağırarak uzaklaştı.

O da sonuçta bir çocuktu. Tüm bilgiçliğimle gülümsedim. Ali Kemal'den kurtulmuştum. Hem de elimde bir adet 41. Ali kartı vardı. Kesinlikle şanslı günümdeydim. O günden sonra, spor ve kavga gibi fiziksel aktivitelerle pek aram olmadı. Kolumun gücünden çok zihnimin gücüne inandım ve bunun için uğraştım. Bu gibi durumlarda insanın aklına hep o olamadığı kişi gelir. Çok okuyan keşke çok güçlü olsaydım, çok güçlü olan çok okusaydım filan diye düşünür. Ben buna hiç ihtiyaç duymadım çünkü ben bir zamanlar Hayvan Adam'dım.


0 yorum:

Yorum Gönder