11 Mart 2009

13 Kasım Cuma, 1999

Yıl 1999, 13 Kasım cuma, saat 18.30 suları, Samsun'da Gazi Sahnesi'nin sahnesinden sahne arkasına doğru yürüyorum, elimde yerine koymayı unuttuğum mikrofon. Ama daha önce...

Yıl 1998, Samsun'da A.'nın evindeyiz. Kasetçalarda Sepultura var. A.'nın, Max Cavalera'nın o sesi neresinden çıkardığı sorusuna karşılık çıkardığım böğürtü bana birkaç saniye bakakalmasına neden oluyor. Tam o anda mutfak balkonunda elinde gitarla bana bakarken önce Morpheus, sonra Leviathan ve en son olarak da Inca adını alacak olan grup kurulmuş oluyor. A.'ların şenliklerde çalmak üzere oluşturduğu grup modifiye edilerek basta F., davulda F., solo gitarda A., ritim gitarda C. ve vokalde Skingrat şeklini alıyor.

Samsun o zaman çok küçük, toplamda 20 orijinal albüm 100 kadar metalseverin hizmetinde, 90'lık boş kasetlerin en revaçta olduğu günler. Sürekli müzik dinliyoruz, müzik konuşuyoruz, resmen müzik yiyip, müzik içiyoruz. Her akşam ya A.'nın, ki kendisi karşı apartmanda oturmaktaydı, ya da benim odamda elimizde gitar bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Bir mucize eseri benim gibi müzikal kabiliyeti eksilerde olan birinin klasik gitarından çıkan sesler A.'nın kabiliyetiyle rifflere dönüşüyor. Ertesi gün ilk şarkı kafalarda hazır, mastering bekliyor! Bu Serdar Ortaç hızındaki besteleme süreci yerini stüdyoda çalışmalara bırakıyor. F. ve C.' nin tembellikleri yüzünden çalışmalar gitar-davul-vokal şeklinde sürerken, diğer üyeler yavaş yavaş gruptan eksiliyorlar.

Birgün Baget'i keşfediyoruz. Samsun'daki alternatif Rock Cafe! Cafe dediğime bakmayın, bildiğiniz apartman kömürlüğüne yerleştirilmş 5 masa, 1 adet yumurta kutularıyla ses izolasyonu yapılmış kıç içi kadar stüdyodan oluşuyor baget. İçecekler çay ve bakkaldan alınabilen kola ile sınırlı, tuvalet ihtiyacını ise yakındaki bir mahalle kahvesinde giderebiliyorsunuz. Demin stüdyo demiştim ya, ona da stüdyo dediğime bakmayın, davulun tonu yok,tonu geçtim kick kemerle tutturulmuş, 10 dakikada bir kemeri sıkmak gerekiyor. Davuldaki crash düyanın en kötüsü, ride ise çatlamış, high-hat ya tam açarak ya da tam kapatarak çalınabiliyor! Tabii bir de amfiler var, yani ismen var, işlevsel olarak pek bir faydaları yok. Ikına ıkına üzerinde uğraşırsanız ses alabilmeniz mümkün tabii, hakkını da yemeyelim. Hele ki üzerinde distortion olan amfinin az emeği geçmedi bize. Biz, işte bu bagetten içeri adımımızı atıyor ve o 5 masa ile yavaş yavaş kaynaşmaya başlıyoruz.

Herkes müzikle ilgli, herkesin elinde bir enstrüman ve en önemlisi herkes birbirine bir şey öğretmek, birbirinden bir şey öğrenmek için can atıyor. Abiler var, 20 kişiye speed metal konseri vermiş adamlar, biz ilkokula kayıt olurken metal müziğe kayıt olmuş adamlar. Kimileri hala müzik yapıyor, kimileri kravat takıp işe gidiyor bugün. Ama orada, o anda bizim gibi hevesli yeni yetmelere tab veriyorlar, grup öneriyorlar, bir şey yapıyorlar!

Efendi, saygılı ama hırçın ama asi biz o abilerden çok şey öğreniyoruz. Belki de o zaman kimsede olmayan bir inatla bok gibi çaylardan içip, o boktan stüdyoya girip saatlerce çalışıyoruz. Hem de her gün. Baget akşam 6'da kapanıyor, eve gidip yemek yiyor ve ikimizden birinin evine gidip çalışmaya devam ediyoruz. Besteler yapmaya devam ediyoruz. Artık biz stüdyodayken Baget'teki müziğin sesi kısılıyor ve içerideki herkes bizi dinliyor. "Lan! Bilmem kim Abi içerdeymiş!" diyerek daha bir şevkle çalıyoruz. Samsun'daki bütün müzik camiasıyla arkadaşız, ama en çok biz çalışıyoruz biz üretiyoruz.

Derken bir gün Baget'in sahibi Vedo bize konser teklif ediyor. Her şeyimizle hazırız, baba gibi bestelerimiz var, coverlarımız var, iki takım baget bir Jackson PS2 ve mikrofonumuz var, ara sıra gelen basçımız bile var. Vedo yazıcıdan çıkardığı afişleri Baget'in 4 duvarına ve kapısına asıyor. Biz içerde heyecanla dinleyicilerimizi beklerken kapıdan içeri polis giriyor. İstanbul'da iki salağın duvara "a tout le monde" yazıp intihar etmesinin ardından polis satanist avında. Biz de metal müzik icra edenler ve dinleyenler olarak direkt satanist sayılıyoruz. Dahası Baget'in çalışma ruhsatı yok! Polis davulun üstünde durduğu tahtayı ayağıyla dürtüp "Sağne gurmuşlar, saz var, mikrohon var" diyerek Baget'i mühürlüyor, konser iptal!

Bu büyük hayal kırıklığı, bizi daha da coşturuyor. Polisin evimizi basma ihtimali de yok ya! Davul yoksa klavye var, o da davul sesi çıkarıyor, klasik gitarda A. Territory çalıyor, benim mikrofona zaten ihtiyacım yok! Baget tekrar açılıyor biz çalışmaya kalmadığımız bir yerden devam ediyoruz.

12 Kasım 1999, akşam A. telefon ediyor: "Yarın konserimiz var!". Nasıl yani? Biliyorum ki 13 Kasım'da bir konser var, günlerdir konuşuluyor, biletleri satılıyor. Discordia isimli grup bizim altgrup olrak çıkmamızı istiyor. Yalnızca iki şarkı çalacağız. Olsun. Hemen davula davulcu, basa basçı aranıyor, yarın konserimiz var. Oysa ki hastayım, hem de boğazım ağrıyor. Olsun, yarın konserimiz var.

Sabah'ın köründe kalkıyoruz, koşa koşa Baget'e gidip eski davulcumuz F.'ye ve o gün tanıştığımız basçımız A.'ya şarkıları gösteriyoruz. Hemen kapıyorlar şarkıları. Sözleri zaten ben yazdım ezberimde, en az 100 defa çalmışız şarkıları, bas ve davul da tamam! Stüdyoda geçen 3 saatin ardından boğazımdan kan gelmesi sebebiyle çalışmalar bitiyor. Akşam 6'ya kadar kendimi iyi hissetmezsem konsere çıkamıyoruz. Eve dönüp anneme durumu anlatıyorum. Naneli bilmemneli çaylarla rehabilitasyona başlıyoruz boğazıma. Bok gibiyim, olsun, 2 saat sonra konserimiz var.

13 Kasım saat 5 suları, Gazi Sahnesi'nin sahnesinden boş koltuklara doğru böğürüyorum. Soundcheck yapıyoruz, sesim yerinde değil, ama bu da benim umrumda değil. Dışarda müthiş bir kalabalık var. "250 kişi" deniliyor içerde, inanılır gibi değil, herkes burada. Üniversite öğrencileri var konsere gelen. Bir sigara içmek için dışarı çıkıyoruz A. ile, dışarda "Inca da çıkacakmış", "Skingratlar altgrupmuş" diyenler var. Tanıyanlar soruyor, evetliyoruz. İçeri dönüyoruz, 350 bilet satılmış, 350! Wacken'a çıksam bu kadar heyecanlanamazdım. Samsun'da 350 kişi gelmiş death metal konserine, eş dost hariç.

Hatıra fotoğrafı çektirip sahneye doğru yürüyoruz (fotoğrafı bulunca onu da ekleyeceğim). Sahne ışıkları üzerimizde ve konser başlıyor: "Hepiniz hoşgeldiniz, biz Inca!". Bas, davul ve gitar haykırmaya başlıyorlar. Müzikle beraber kafa sallamaya başlıyorum. Hiçbir şey umrumda değil. Lise 2'deyim saçlarım amerikan traşı, sakalım dudağımın altındaki 5 tane tüyden ibaret. Üstümde Sepultura Roots t-shirt'ü, bu bir hayal benim için. Söze girmem gerektiği yerde başımı kaldırıyorum, sahne önünden ve koltuk aralarında onlarca kişi kafa sallıyor. Benim bestelediğim, A.'nın düzenlediği, Inca'nın icra ettiği bu şarkıda onlarca insan kafa sallıyor! Bu hayalden de öte. Herkes enstrümanını çok iyi çalıyor, tek bir hata yok, sesim çok iyi. Derken ikinci şarkıya başlamak üzere dinleyicilere dönüyorum, 5-10 kişi Inca diye bağırıyor, ara sıra da Skingrat diye bağıranları duyuyorum. Arkadaşlar herhalde diyerek ve büyük bir keyifle ikinci şarkıya başlıyoruz. İlk şarkıdan da iyiyiz. Artık daha çok insan kendini müziğe kaptırmış, haykırıyor, kafa sallıyor, büyük ihtimal Baget'ten insanlar nakaratlarda eşlik ediyor. İnanılır gibi değil. Sahnenin sağ kısmında kalabalıklaşmış insanlara doğru ilerliyorum, beraber kafa sallıyoruz, aralarından sarılmak isteyen var, büyük bir grubun konser videosunu izler gibiyim. Bu şarkıyı da hakkıyla çalıp, üzerimize düşeni yapıyoruz. 350-400 kişilik bir topluluğu diğer grubu dinlemek üzere hazır etmişiz, coşturmuşuz. Bu kocaman işin altından başarıyla kalkmışız, çok mutluyuz, birbirimize bakıyoruz. Derken dinleyicilerden "Inca! Inca!" sesleri yükseliyor, adımızı haykıran, benim adımı haykıran bir sürü insan var tanımadığım. Öyle böyle değil ayakta alkışlanıyoruz. Herkes, hayran olduklarımız ve bize hayran olanlar bizi ayakta alkışlıyor.

13 Kasım Cuma, 1999, saat 18.30 suları, Gazi Sahnesi'nin sahnesinden sahne arkasına doğru yürüyorum, elimde yerine koymayı unuttuğum mikrofon.


0 yorum:

Yorum Gönder