28 Haziran 2013

Ya Lustral, Ya Kek


Ya da tarçınlı cevizli kek tarifi. 

Bir nesneye ya da bir duyguya ne kadar yaklaşırsanız o kadar ilginç sonuçlarla karşılaşıyorsunuz. Havaların sizi soyunmaya ittiği, bununla da yetinmeyip denize girmeye zorladığı mevsimlerde ayağınızın altını yakan, sizi küfrettiren kahveregi kumların mikroskobik görüntüleri, ayağınızın altında değil de başınızın üzerinde yer alan nesnelere bakıyormuşsunuz hissini verir.

Dolaptan 3 yumurta çıkartıp tezgahın üzerine koyun. Yumurtalar anlamsızca yuvarlanıp durulur, hızla oda sıcaklığına adapte olurken siz de sahip olduğunuz en basit duyguyu düşünün: İstemek. Fiziksel ya da duygusal sebeplerle bir şeyi istemek. Neden istediğinizi, duygunun zihininizde doğuşunu, evrilişini, sizi kapsayışını, dile getirilişini ya da getirilemeyişini düşünün. En basit duygunun başlangıçtan son anına kadar geçirdiği süreci düşündükçe aklınızın çıkmaz bir sarmalda dolaştığını göreceksiniz.

3 yumurtayı derin ve geniş bir kaba kırın, üzerine 1 su bardağı şeker dökün. Varsa mikserle, yoksa çırpma teli ile çırpmaya başlayın. Mikser yoksa, kolunuzdaki acıyla da tanışın. Herşeyin artık daha kolay bir yolu var. Mikser var. Gelecekte daha da kolayı olacak. Fakat unutmayın, mikser, çırpma telinden çok daha kırılgandır. Basitleştiren herşey kırılganlaştırır. Karışım koyulaşınca, üstü köpük köpük olunca çırpmayı bırakın.

Şeker koyarken kullandığınız bardak sizin ölçü kabınız. Basit eşyaların kullanım alanlarını çoğaltmak, insanidir, hatta doğamızın bir parçasıdır. 1 bardak sütü karışımınıza ekleyin. Aynı bardağa yarım bardak da yağ koyup onu da karışımınıza ekleyin. Biraz daha çırpın. Bardak, medeniyetin temellerinden birisi sanıyorum. Tüm bu  sivilizasyon bardak olmadan gelişemezdi. Takım elbislerimizle nehir kenarına gidip, ceylan gibi eğilerek, ya da zürafa gibi yapraklardaki suyu ağzımıza dökerek bugünlere gelemezdik. Musluğa elini dayayarak su içtiğin son günü hatırla, hatırla çocukluğunu…

Medeniyetin temel taşlarından bardağı 2 kez unla doldurup, bu unları karışımınıza atın. Daha sonra 1 paket kabartma tozu bir paket de vanilyayı karışımın üzerinde bir ada gibi yığılmış unun üzerine dökün. Son olarak bir bardak daha un ekleyin ve çırpmaya başlayın.

Kolunuzdaki acı daha çekilebilir hale geldiyse ne ala. Eğer hala canınız yanıyorsa, çok lezzetli bir kek yiyeceğinizi hayal ederek kendinizi motive edebilirsiniz. Motivasyonlar, hakikate ya da yalana dayanıyor olsalar dahi, zorlukları aşmadaki yegane tutacaklardır. 

Çırpmaya devam ederken göreceksiniz ki, zihniniz adeta gündüz rüyalarına başlamış. Düşünceleriniz seviye atlamış, lucid bir deneyime yatay geçiş yapmışsınız. İşte tam bu anda gerçekleşen olay zihnin gerçeklerden uzaklaşıp, hakikate yaklaşmasıdır. Gözün sahilden kuma, kumdan mavi, yeşil, bordo gezegenlere sıçrayışıdır. 

Fırını 175 dereceye ayarlayıp, zamanı da 50 dakikaya getirip çalıştırın. Karışımda hiç topak kalmadığından emin olduktan sonra, 1 çorba kaşığı tarçın ve yarım bardak çekilmiş cevizi karışıma ekleyin. Sakince karıştırın, bir etabı bitirmenin keyfini sürün. Etrafa saçtıklarınıza bakıp, hiçbir şeyin sadece bir etaptan oluşmadığını hatırlayın. Herşey kendinden küçük şeylerden oluşmuştur ve herşey kendinden büyük bir şeyin parçasıdır.

Kek kalıbına biraz yağ koyup fırça ya da peçete yardımıyla heryerinin yağlanmasını sağlayın ki kek pişince kalıba yapışmasın. Kalıp görevini yerine getirip usulca aranızdan çekilsin. Çok güvendiğimiz bardak gibi sizi yoğun bir temizlikle uğraştırmasın.

Karışımı kek kalıbına dökün, kalıbı da fırına yerleştirin. Yaklaşık 40 dakika sonra kekiniz pişmiş olacak. Bu 40 dakikanın ilk 10 dakikasını arkanızda bıraktığınız dağınıklığı toplamak ve temizlik için harcayabilirsiniz. Peşine, kek yapmaya başlamadan hemen önce içinde bulunduğunuz ruh halinden nasıl da bir anda uzaklaştığınızı 10 dakika boyunca şaşkınlıkla inceleyebilirsiniz. Ne olursa olsun, tefekkür sarmalına dalmadan evvel, kekin pişmesine 20 dakika kala çayı demleyin. 

Kek çaysız olmaz. Bazı şeyler beraber bir bütünün parçasıdırlar. Tek başlarına anlamlı olmaya anlamlı olsalar da, eksiktirler. Çaysız kek, kuru, keksiz çay da boştur.

Sadece 20 dakika sonra, "Bir lustral atıp gerçeklerden kaçsam" diye size teklifte bulunan zihninize muhteşem bir kontra ile cevap vereceksiniz. Ağzınızda sıcacık tarçınlı kek, ara sıra tadını aldığınız ceviz ve bir yudum çay sizi en basit duygunuzun tatminine ulaştıracaktır. İstemek. Mutlu olmayı istemek.

40 dakikalık ikinci etap da sona erdiğine göre hiç beklemeden bir sonraki etaba geçin. Keki fırından alıp dikkatlice kalıbından kurtarın. Tırtıklı bir bıçakla kendinize iki cömert dilim kesin. Bir bardak demli çay doldurun. Sükunet içinde kekinizin tadına bakın. 


Malzemeler:
3 yumurta
1 bardak şeker
1 bardak süt
1/2 bardak sıvıyağ
3 bardak un
1 paket vanilin
1 paket kabartma tozu
1 çorba kaşığı tarçın
1 avuç çekilmiş ceviz
1 tutam sevgi







20 Aralık 2010

ALES

Sevgili memleketimizde çok şahane üniversite kampüsleri vardır. Bunlardan ilk olarak 19 Mayıs Üniversitesi’nin kampüsünü, üniversite sınavına gireceğim zaman görmüştüm. Her ne kadar bir ögrencisi olmak istemesem de, Samsun’daki ve denize tepeden bakan bu yemyeşil kampüs, o zaman henüz tanımadığım üniversite hayatını geçirmek için güzel bir yer olarak yer almıştır zihnimde. Ankara Üniversitesi’ne kaydolduğum gün, Dil Tarih’in yoldan görünen görkeminin ardında koca bir boşluk olduğuna, koca dediğime bakmayın 3+L salon ev kadar işte, inanamıştım. Fakat daha ilk gün bitmeden anlamıştım ki, o küçücük Ortabahçe aslında inanılmaz bir yerdi. Kendisini anlatmaya bloglar yetmez ama kısaca söyleyeyim, boşuna efsanevi bir yer olarak adledilmez orası.

Metalci üniversite gençleri olarak arkadaşlardan birinin erkek arkadaşının çaldığı grubu dinlemek için Başkent Üniversitesi’ne de gitmiştim, on yıl kadar önce. Kampüs demeyeyim, ögrenim binası o kadar kötüydü ki, hayatımda dinlediğim en rezil metal grubunu bile unutturmuştu bana. Konser(?) sırasında zil çaldı... Bilmem anlatabiliyor muyum?

Neyse, arkadaşlarla ara ara yine Ankara Üniversitesi’nin Tandoğan Kampüsü’ne giderdik, gerek sohbet etmeye, gerek şenliklere filan. O kampüs benim gördüğüm en güzel yerlerdendi mesela. Zaman zaman hayıflandığım bile olmuştu “neden burada okumuyorum ben” diye. Gelgelelim, DTCF adamın aklını yarım saatte başına getirir. Zira orasının güzelliği, ottan ağaçtan değil ruhundan gelir.

Zaman geçti, ODTÜ’de master’a başladım. Samimiyetle söylüyorum, hayatta en anlamadığım şey ODTÜ saçı ve ODTÜ’lülerin her boku kampüste giderme merakıydı. Haklıymışlar lan! Tabii saç konusunda değil de diğer konuda. ODTÜ’nün kampüsü muhteşemin fevkinde bir yer. Nerde 2 tane büfesi olan DTCF, nerde restoranlardan, ormanlardan, göl ve ovalardan oluşan ODTÜ. Üstelik, bunun ruhu da sağlam. Velhasıl, ben çok severim kampüsümü. Yeşil parkanın yakasını dikmiş, çok has bir yerdir kendisi.

Kardeşim kaydolurken ve sonrasında konserde filan Hacettepe’nin Beytepe Kampüsü’nü de gezmiş oldum. Biraz çorak, biraz ruhsuz ama yine de güzel bir yerdi. Belki orada yaşayanlar daha farklı hissediyordur. Zira Hacettepe’de de ODTÜvari bir durum var.

İstanbul’da da kurultay için S. ile beraber gittiğimiz Maltepe Üniversite’sinin anlamsız kampüsü ve Boğaziçi’nin ne tarafa baksan bir beğeni küfrü savurduğun kampüsü var. Bence Boğaziçi Üniversitesi’nin kampüsü çok ayıp bir şey. Belki fazla Cambridge. Saat 5’te çay ikramı var deseler şaşmam. Boğaziçi’nin ayıp kampüsüne karşılık olarak zaten Maltepe Üniversitesi’nin Maltepe’den 3 saatte gidilen kampüsünü yapmışlar. Denizi hiçbir şekilde görmeyen bir kampüs yapan anarşik arkadaşları buradan bir kez daha kutluyorum.

Yahu ne anlatacaktım, lafı nerelere götürdüm. Ben bugün bir çılgınlık yapıp ALES’e girdim! Sanıyorum bu uçüncü girişimdi sınava. İlk girdiğimde henüz LES’ti sınavın adı. Bir yere başvuracaktım LES olmaz illa ALES puanı dediler 2 yıl geçerli kuralında bakmadan, ikinciye o zaman girdim. Bir de bu sene doktora başvurusunda filan lazım olur diye girmiş bulundum sınava. Bu sınav vesilesiyle de kampüsler zincirimin eksik halkalarından Gazi Üniversitesi’nin Mühendislik Fakültesi Kampüsü’nü görmüş bulundum.

Maltepe’de bulunan bu kampüse vardığımda edindiğim ilk izlenim terkedilmiş bir lise’ye geldiğim şeklindeydi. KPDS’dir, KPSS’dir, ehliyet sınavıdır derken yığınla ortaöğretim kurumunda sınava girmiş biri olarak, bir lise binasının koridoruna vuran ışıktan tanınacağını bilirim. İşte o ışık bugün benim yürüdüğüm koridorlardaydı...

Söylenenlere göre sınava girenlere su verildiğinden, çaycı-sucu-emanetçi minibüsünü bypass’layıp doğrudan beni çeken o ışığa doğru yürüdüm. Güzel memleketimizde sınav sorusu çalmak, bunları tarikattaşlara paslamak, böylece daha yoğun kadrolaşmak, devletin zaten düşük zeka ortalamasının ırzına geçmek gibi olaylar vuku bulduğundan güvenlik önlemleri gerçekten çoktu. Binanın kapısında hiç yoksa 30 polis vardı üst-baş araması için.

Polise teslim olmak için, önce küpelerimi çıkardım(alıcı olabilirlermiş), yüce telefon-anahtar-cüzdan üçlüsünden telefonun evde bırakılması zorunluluğu nedeniyle tedirgin, arama noktasına yarı çıplak vardım. Çok kibar bir polis benden yanımda getirdiğim basmalı kalemi içeri sokamayacağımı, benim gibi basmalı kalem getiren insanların kalemlerini bıraktıkları masaya bırakmamı kibarca rica etti (gerçekten). Ben akıl konusunda çok üstün olduğum için, masanın üstündeki panonun üst çıtasına koydum kalemimi. Böylece sınava girmeye layık hale geldim.

Metruk lise merdivenlerini tırmanıp, sınav salonuna vardığımda sınavda su dağıtılmayacağını öğrendim. Fakat post-hırsızlık sınavlarda olduğu gibi, 3 adet olips şeker, 2 kurşun kalem, 1 silgi, 1 açacak ve peçeteden oluşan sınav seti bizlere devletimizin bir hediyesi olarak masalarda hazır bulunmaktaydı. Böylece 40 liraya dünyanın en düşük fiyat-kalite endeksine sahip kalem setini de almış oldum. İyi ki bir gün önce Unicef’in yılbaşı etkinliklerine katıldığımda, evet o devasa çadırdaki eğlence şöleninde, bir kalem seti almamışım. İki gün üst üste bu acıya katlanamazdım.

Sınavda, ben küpelerimi bile çıkartmak zorundayken turbanlı kadınların kafalarına 5 kat bez sarıp girebilmiş olmaları en sinir bozucu şeydi. Kim nereden bilebilir ki o kadar kumaş ve mukavvanın altında ne olduğunu? Hemen CHPvari göndermeler aramayın sözlerimde, gerçek kumaş ve gerçek mukavvadan bahsediyorum. Kadın oraya anten taksa kimse anlamaz, bakamaz, bakmaya cesaret edemez. Sayın memleketimizde riya, ziyadesiyle mevcut sayın okurlar. Ben kafama bez ve mukavva doldurup gitsem, açacaksın o kafanı derlerdi. Gerçi rastalı çoçuğa da bir şey demediler.

Sınav bittiğinde okuldan ayrılırken, kampüs(?) hakkındaki tek güzel şeyin pencereden görünen tren yolu olduğunu düşünüyordum. DTCF’de, ODTÜ’de yıllarım geçti, Hacettepe’de kardeşim, Başkent’te teneffüs zili, Maltepe’de deniz(!), Boğaziçi’nden rahmetli kızım Rodrigo için duvardan söktüğüm taş... Her yerde bir parça anım vardı. “Eh buranınki de tren yolu olsun” diye düşünerek, sınava girmeden önce kalemimi koyduğum yere uzanıp almaya çalıştım. Selvi boyuma rağmen, yetişemediğim kalem, bir iki parmak dokunuşunun ardından çıta ile duvar arasındaki bir yarıktan panonun içine düştü! Bir iki adım atıp, panoyu açıp açmayacağıma baktım. Pano açılamazdı...

Panoda okulun aldığı kupa ve plaket benzeri ödüller sergileniyordu. Benim kalemim de bir kupa ile plaketin arasına düşmüş, adeta bir gurur abidesi olarak ışıldıyordu. Bu metruk bina kendisini ziyaretimin şerefine, benden bir parçayı almayı ve onu gururla sergilemeyi uygun görmüştü.

Ben Maltepe’den Kızılay’a kadar insana bata çıka yürürken, üstümde yakıcı öglen güneşi, altımda çok ağır çizmelerim, ardımda bir kupa edasıyla mağrur kalem, önümde kimbilir daha neler vardı.

23 Ekim 2010

Exit Through The Gift Shop


Bir film hakkında yazı yazmak adetim değildir. Gerçi bugüne kadarki blog yazma sıklığıma bakılırsa yazı yazmak da adetim değilmiş gibi görünüyor. Fakat, bir film izledim, kendisi hakkında yazmamak ayıp olacaktı. Filmin adı "Exit Through the Gift Shop", yönetmeni ise Banksy. Banksy kimdir bilmeyenler google görseller'de bir arama yaparlarsa büyük ihtimalle kendisini hemen hatırlayacaklardır. Resimlerden tanıyamayanlar için ise kısaca harika, olağanüstü ve saire sıfatların az kalacağı güzellikte graffitiler, resimler, heykeller üreten ve bu harikaları sokakta sergileyen bir sokak sanatçısıdır Banksy. Şahsen yaptığı her şeyi, ama her şeyi çok beğenmişimdir bugüne kadar. Bu yüzden Bansky ile ilgili olduğunu düşündüğüm(!) filmi passthepopcorn.me'de görünce hemen indirdim. İlk fırsatta da izlemeye başladım. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Film, Banksy'nin diğer çalışmaları gibi kesinlikle bir after-image bırakıyor, uzun uzun bakıyor, anlamaya çalışıyor, gülümsüyor, şevke geliyor ve düşünüyorsunuz. Gerçekten düşünüyorsunuz ama, böyle beyninizdeki nöronlar ın yeni bağlar oluşturacakları şekilde düşünüyorsunuz.

Film elinde kamerayla gördüğü her şeyi çeken Thierry Guetta adında bir adamın hikayesiyle başlıyor. Adeta otomatik olarak her şeyi kameraya kaydeden bu adamın nasıl bir tip olduğunu öğreniyoruz yavaş yavaş. Los Angeles'ta bir kullanılmış kıyafet dükkanı olan Thierry ucuza kapattığı kullanılmış kıyafetleri, allayıp pullayıp bohem takılan L.A. vatandaşlarına yüksek fiyattan satarak hayatını idame ettiren, sapık gibi sürekli kamerayla çekim yapan bir adam. Birgün Thierry ailesini ziyaret etmek için Fransa'ya gidiyor. Burada bir sokak sanatçısı olan kuzeni Space Invader'ın çalışmalarını, bu çalışmaları şehre nasıl yerleştirdiğini filan kaydediyor. Bu durumdan çok etkilenen Thierry L.A.'e döndükten sonra kuzeni yardımıyla yine bir sokak sanatçısı olan Shepard Fairey ile tanışıyor. O'nun eserlerini nasıl ürettiğini, nasıl sokağa yerleştirdiğini filan kaydetmeye başlıyor. Bir anda sokak sanatçılarının ortasında bir ilginç figür olarak dolanmaya başlayan bu adam, bir sokak sanatı belgeseli yapma fikriyle aydınlanıyor ve mümkün olduğunca çok sokak sanatçısını çalışırken kaydetmeye başlıyor. Tabii bunu yaparken bir kenarda oturup onları kaydetmiyor, aksiyonun tam içine giriyor. Mesela bir çatıya poster asılacaksa Thierry de o çatıya çıkıyor, bu yaklaşımı sayesinde de yaptıkları, nedense, çok da yasal olmayan sokak sanatçılarının güvenini kazanmaya başlıyor. Fakat Thierry tüm bu sanatçıları onlarca kasete kaydederken gönlünde efsane sokak sanatçısı Banksy'yi kaydetmek yer alıyor. Banksy ise kendi güvenliğine çok dikkat ettiği için, filmde dahi yüzünü göremiyor, sesini filtresiz duyamıyoruz, bir türlü ulaşamıyor Thierry O'na. Şans bu ya birgün Thierry'nin telefonu çalıyor ve telefondaki ses "Banksy yanımda gel de takılalım" diyor. Banksy ile tanışan Thierry zamanla Banksy'nin güvendiği bir adam haline geliyor, zira O'nu şehrin en güzel sokak sanatı noktalarına götürüyor, elinden geldiğince yardım ediyor. En önemlisi ise Banksy Disneyland'a Guantanamo esiri şeklinde bir şişme bebek astıktan sonra O'nu kaydederken yakalanan Thierry'nin kendisini ele vermemesi sonucunda Banksy, "bu Thierry çok kral adam" düşüncesine eriyor. Bu iki adamın dostluğu, Banksy'nin büyük bir başarıyla sonuçlanan L.A. sergisiyle zirve yapıyor. Ama sonuçta sokak sanatçıları hala bir belgesele sahip olamıyorlar. Banksy'den gelen "Artık şu belgeseli bitir" serzenişinin ardından Thierry çoğunu etiketlemeden bir kenara fırlattığı kasetlerden çok boktan bir belgesel yapıyor. Banksy belgeselle ilgili "Bir film değil, ard arda 900 kanalının zaplanmasından oluşan bir görüntü" diyor hatta bu belgesel için. Bunun ardından da, çok büyük bir hata yaparak, "Thierry sen de sokak sanatı yapsana" diyor. Yıllarca işin mutfağında, ustaların yanında takılan Thierry de bu fikre aşık olup sokak sanatçısı olma yolunda çalışmaya başlıyor. Kendisi çizemese de, evini, iş yerini filan ipotek ettirip bütün parasıyla çizerler, grafikerler filan tutup fikirlerini çizdirmeye, basmaya başlıyor. Fikirleri de nedense Banksy ve Shepard Fairey'nin bir kopyası gibi görünüyor. Daha sonra da eski bir binada bir sergi açmaya karar veriyor. Kısa zamanda yüzlerce çalışmayla açacağı sergi için inanılmaz reklam yapıyor, L.A.'nın her tarafı MBW(Mister Brain Wash-Thierry'nin sokak sanatçısı olarak kullandığı ad) yazılarıyla doluyor. Dergiler röportajlar yapıyor, televizyonda haber oluyor, kısacası bir anda "Kim lan bu büyük sokak sanatçısı algısı?" oluşuyor L.A. kamuoyunda. MBW ise Warhol'un Marilyn Monroe illüstrasyonundan Leonard Nimoy'un Spock rolündeki fotoğrafıyla filan yapıp "Mesela bu 12 bin dolar olsun" gibi ticari işlere dalıyor. Açacağı "Life is Beatiful" isimli sergiyi binbir rica ile Banksy, Shepard Fairey gibi isimler de destekleyince ilk günden 4 bin kişi geliyor ve MBW'un sergisi 10 yılın sanat olayı haline geliyor. 5 gün açık kalacak sergi, 2 ay açık kalıyor ve MBW 1 milyon dolara yakın bir satış yapıyor. Banksy, Shepard Fairey gibi adamlar da sokak sanatının Frankenstein'ını yaratmanın pişmanlığını dile getiriyorlar. Sokak sanatının ticari bir şeye, en azından bu kadar büyük meblağların döndüğü bir şeye dönüşmesinde başrol oynayan MBW ise "Benim sanatçı olup olmadığımı zamanla göreceğiz, hayat güzel miydi değil miydi ölünce anlayacağız" diyor ve "Life is Beatiful" yazdığı duvarın yıkılmasıyla film bitiyor.

Film bittikten sonra "Bakalım imdb'de kaç puan almış, rottentomatoes'ta ne demişler?" filan diye bakarken filmin yönetmeninin Banksy olduğunu öğrendim. Banksy ile ilgili sandığım film, Banksy'nin filmi çıktı. Tabii filmin sonunda filmin merkezinde Thierry'nin olduğu fikriyle kalkıyorsunuz koltuğunuzdan ama Banksy'nin bir film çekmesi ilginç doğrusu. Filmle ilgili, Banksy'nin kendisi gibi, çeşitli spekülasyonlar var. Filme belgesel diyen de var örneğin baştan sona kurgu diyen de var. Gerçi belgesel de sonuçta kurgu da, belgesel tadında bildiğimiz kurgu diyen diyeyim, ya da ecnebicesiyle mockumentary diyen de var. Bu MBW gerçekten var olmasına rağmen "Banksy bunu en başından planlamıştı, MBW bu film için yaratıldı" diyenler çok. Aslında bunun bir önemi de yok. Sonuçta "Vampirler yok bence" filan diye tartışmıyoruz vampir filmlerini.

Filmin insanın içindeki o kurnaz, hani o hep sıçmamıza neden olan fikirleri kulağımıza fısıldayan kısmına yaptığı saldırı çok güzeldi. Yüksek sanat algısına saldırısı enfesti yine. "Andy Warhol'un tablosu ardiyede duruyor, Banksy'ninkileri de evin her tarafına astım" diyen sanatsever abladan, MBW'ün sergisine girebilmek için kapıları kıran L.A. gençlerine, sanatın, hatta sokak sanatının ticarileşmesine, bunun gibi birçok şeye çok güçlü saldırırken sokak sanatına dair de bir belgesel izliyor olmanız çok iyi. Filmin birden fazla katmanı var ve izlerken bu katmanların arasına giriyorsunuz, bir sahnede Thierry'nin dediği gibi bir spiralin içine düşüyorsunuz. Sona vardığınızda ise her katmanı ayrı ayrı görebiliyorsunuz. Bir anda Banksy'nin telefon klubesine(ya da klubesinden) yaptığı şeyi gözünüzde canlandırırken bir yanda "OBEY" yazan bir poster asılıyor odanızın duvarına, içinizde "Yaşadığım şehre bir imza da benim atmam gerekir!" düşüncesi filizlenirken, yüksek sanat tacirlerine, onlara izin veren sanatçılara, aracılara, söylenen her sözün peşine takılıp giden ördek yavrusu zihniyetli insanlara küfretmeye başlıyorsunuz. Daha derinden gelen bir ses de, "Ulan bunun gibi bir şey ben de yapsam, 10 bin dolara satsam" demeye başlıyor. Tüm hezeyanların ortasında çok güzel bir sokak sanatı belgeseli izlediğinizi de unutmamak gerek.

Kendinize, yarattığınız şeylere, yaşadığınız şehre, sokağa ve etrafınızdaki her şeye bir kez daha bakmak gereği duyabilirsiniz filmden sonra. Banksy ve diğer sokak sanatçıları gibi bir anda ezberinizi bozan, sanki evren algısında ufak bir kaymaya neden olan bir film. Sanki Banksy kocaman bir duvara kocaman bir sprey boyasıyla kocaman bir yazı yazmış gibi. Ne yazdığını okumak, okuduğunuzu anlamak size kalmış.

19 Ekim 2010

Yeni Beşiktaşlılık


Aslında, “Medyada Radikal Devrim” yaptığını ilan eden Radikal Gazetesi ile ilgili bir yazı yazmayı düşünüyordum birkaç gün önce. Hele bir gazeteyi elime alayım, iyice bir okuyayım, ne kadar radikal, ne kadar devrim bir bakayım diye düşünüyordum. Zira medya çalışan, hatta bu dönem “Sociology of Journalism” dersi alan, dahası şu anda Brian McNair’in aynı adlı kitabını okuyan biri olarak, neredeyse bir görev bilinciyle yeni Radikal’i yazacaktım. Yarın ilk iş bir Radikal alayım diye eve giderken, nedense aklıma Beşiktaş taraftarları takıldı. Ertesi sabah da Radikal’in devrimci ön sayfasında (Yoksa kapak mı demeliydim?) Hayko Cepkin ile spor haberleri sunan kızın Beşiktaş formalı fotoğrafını görüp, röportajı okuyunca, kararımı değiştirip, bu yeni Beşiktaş taraftarlarlığını yazmak şart oldu. Sahi, bu Beşiktaş taraftarlarına ne oldu?

Ben çok küçükken, Beşiktaşlı dayımın rüşvetleriyle, Beşiktaş’a karşı bir sempatim olmuştu. Sonuçta, babamın izini takip edip bir Fenerbahçeli olsam da, bu “efendi” Beşiktaş takımı, tuttuğum takımdan sonra, sevdiğim demeyeyim ama, hoşuma giden bir takım olmuştu. Bizimkilerin genellikle kulüp başkanlarından kaynaklanan iticiliğine karşın, Süleyman Seba’nın başkanı olduğu takım her zaman bir başkaydı. Takoz Recep, Kaleci Bako ve tabii ki efsanevi Metin- Ali-Feyyaz üçlüsüyle hem takım olarak hem de taraftarlarının Fenerbahçe-Galatasaray çekişmesindeki çirkinliklerden uzak duruşlarıyla sergilediği tavır bakımından, Beşiktaş üç büyüklerin tek efendi takımıydı.

Sonra Sergen nam, kepçe kulaklı futbol dahisinin şımarıklıkları önce Seba’yı, sonra da tüm Beşiktaş’ı bugünki çirkin haline dönüştüren süreci başlattı. Beşiktaş kısa zamanda itici başkanları, en az o kadar itici taraftarları ve futbolcularıyla rakip takım taraftarlarının gönlündeki o ayrı yeri kaybetmeye başladı. Öyle ki, taraftarlar, rakip takıma gol atınca şeyini avuçlayan bir futbolcuyu kahraman ilan etmiş, futbol oynamaktan ziyade, üçüncü sınıf filmlerde figüranlığa hevesli Nouma’yı omuzlarda taşır olmuştu. Fakat benim sorunum bu değil. Beşiktaş’ın bu yoz hali, bambaşka bir ambalajla satılmaya başlandı; Entellektüel Beşiktaşlılık!

Çarşı her şeye karşı olduğunu ilan ederken “anarşist a” ile yazdı ya adını memleketin boklu entellerini bir sahiplenme aldı ki sormayın gitsin. Feridun Düzağaç (Feğdeğ) isimli ağlak şarkıcı devrimden önceki Radikal’de ağlak spor yazıları yazmaya başladı hemen. Çarşı’ya, serseri taraftar grubu yerine, solcu fraksiyon muamelesi yapılmaya başlandı, birçok kendini şair sanan dilbilgisi katili dilbilgisiz ve futbolla çok ilgisiz yazılar yazıp, klubün bu, afedersiniz, it gibi, halini arşa taşıdılar. Piyasanın futbol izlemekten zevk alan ama bunu entellektlerine yakıştıramayan şahısları anarşist a’ya öyle sıkı sarıldı ki, futbol izlemek değil belki ama, Beşiktaşlı olmak filan, solculuğun, entellektüelliğin önşartı gibi oldu. Köşebaşında şarap içen adam Feğdeğ, kafede Captain Black içen adam Haşmet Babaoğlu oldu. Statta anırırcasına bağıran ve hor görülen taraftara, statta brütal vokal yapan asi rocker Hayko Cepkin muamelesi yapılmaya başlandı.

Sözün sonunda, Metin-Ali-Feyyaz’ın oynadığı Seba’nın başkan olduğu Beşiktaş yıkıldı yerine sahada emekli Guti, istikrarsız sihirbaz Quaresma, mastürbatif Nouma ile tribünde çakma anarşist Çarşı, en tepede de ağzında zenci boy purosuyla Tüpçü’nün takımı kuruldu. Bu yeni Beşiktaş’ı da gizli futbol sevgisinden, sıradan taraftarlığın entellekte boyanmasıyla Beşiktaşlılığın sınıf atlamasını fırsat bilen ağlaklar sahiplendi. Belki taraftarları bu yeni Beşiktaş’tan memnundur, bilemem, ama Beşiktaş rakiplerinin gönlündeki o ayrı yeri kaybetti.


24 Eylül 2010

Ankara

1999, Kış. Ankara. Ellerimde kendimden ağır valizleri yüklenmişim, yürüyorum. Biraz önce Samsun'da bindiğim otobüsten inmişim. O zamanlar "eski garajların ora" denilen yerdeyim, fakat o eski garajlar değil ondan önceki eski garajlar, Nallıhan'a ve Beypazarı'na giden otobüslerin kalktığı garajların oradayım. Tekerlekli valizlerin lüks olduğu zamanlar. Petrol yeşili ve üzerinde Seattle Sport yazan valizin kollarından biri kopmuş, koyu kahve valizin kollarıyla birleştirip yüklenmişim, diğer elimde daha ağır olan siyah valiz var. Ağırlıktan kollarım kopacak, umrumda değil. Çok üzgünüm, bir sürü suçu üstlenmişim, gidiyorum. Valizlerden ikisi kitap dolu, birinde ise kıyafetlerim var. Eski bir Türk filmi otogarına benzeyen garajlarda otobüs bekliyorum. Tostumu yedikten sonra, bineceğim otobüs gelene kadar yürüyüp giden bıyıklı adamlara ve bir köşede bekleyen türbanlı kadına bakıyorum. İnsanların akıp gidişini izliyorum, ergen gözlerimle. Ergen fikirlerimle insanları düşünüyorum. Herşey en az şimdiki kadar saçma geliyor.

2001, Sonbahar. Ankara. Valizlerim ayaklarımın dibinde, bekliyorum. Biraz önce metrodan inmişim, Sıhhıye'deyim. Bir araba gelip beni Or-an'a götürecek, 2 hafta sandığım fakat 8 ay sürecek bir şantiye macerasını bekliyorum bilmeden. Üniversite'nin ilk yılı, hatta benim için ilk günü. 8 yılda ancak görülecek olayları göreceğim bir 8 ay var önümde. Hamam gibi sıcak ve nemli Mersin'den, üstümde bej rengi eşofmanlarla bindiğim otobüsten indiğimde içimde hissettiğim Ankara ayazı bir tavır gibi yerleşiyor yüzüme. Araba gelene kadar insanları izliyorum, etrafıma bakıyorum. Aynı şaşkın bakışlarla incelediğim insanları, daha olgun fikirlerle tartıyorum. Adalet Sarayı var yakınlarda, yıllar önce herkes neden bu binaya giriyor diye, bir alışveriş merkezi sanarak, peşlerinden gidip baktığımız bina. Yıllar boyunca, neredeyse hergün göreceğim bina. Adalet'ten uzaklaşarak Or-an'a gidiyorum, beyaz bir kartalın arkasına yüklediğim kitaplarımla.

2003, Kış. Ankara. Bülbülderesi Caddesi'nden karşıya geçmiş, Olgunlar'a tırmanıyorum. Kar dizime kadar geliyor. Ev arıyorum. Ankara'yı belki de en yakından tanıdığım zamanlar. Sokak sokak geziyorum Esat'ı. Daha sonra onlarca anıya sahip olacağım sokaklarda ilk kez yürüyorum. Bir nevi tanışıyoruz Ankara'yla. Emlakçılar, ev sahipleri, öğrenciler, bok kokulu evler geçiyor gözlerimin önünden. İnat edip okumamış olsam da, inşaattan anlıyorum evlere ona göre bakıyorum. Yanımdaki çömez ev arkadaşıma anlatıyorum, kolonlar, tesisatlar ve saireler, anlamıyor. O ucuz kira istiyor, emlakçı travesti komşulu ev öneriyor. Travestiye itirazım yok ama bıçaklanıp ölmek istemiyorum. Sonunda Kocatepe manzaralı ikinci evimi tutuyorum. Başçavuş'tan Ankara'ya bakıyorum, insanları izliyorum. İlk geldiğim günden beri ne kadar da küçüldüklerini düşünüyorum.

1997, Yaz. Ankara. Çayırhan öyle sıcak ki, çorak topraklarla birleşince manzara, çöl sanıyorum. İki dev baca yükseliyor bu çölün ortasında, Termik Santralin açık gri tortusu salınıyor semaya. Manzara ilham verici, ama benim için değil. 8 kişi bir koğuşta yatıyoruz. Hepsi de bıyıklı adamlar. O kadar küçüğüm ki daha, bu bile bir gezi benim için. Atakule'yi gördüğümde de en fazla bu bacaları gördüğüm kadar heyecan duyabiliyorum. Babam bir berberde traş oluyor, berber hem yüzünü kanatıyor hem fazla para alıyor. Atakule'ye çıkıp çoraklıklara bakmaya para veriliyor. Asansörü seviyorum. Şehrin ayaklarımın altında küçülmesi hoşuma gidiyor. Atakule, Ankara'nın Haydarpaşa'sı oluyor birdenbire. 'Seni yeneceğim lan Ankara' demek geliyor içimden, 'en azından berabere kalacağız'.

2010, Sonbahar. Ankara. Ankara'ya ait anlatabileceklerim, anılarım gözümü korkutuyor. Belki Samsun'u bu kadar anlatamam, ya da ancak Samsun'u bu kadar anlatabilirim. Yürüdüğüm yüzlerce sokak, tanıdığım onca insan, sevdiğim yerler, nefret ettiklerim. Senden korkuyor, sana meydan okuyor ve seni seviyorum Ankara. Sabah ayazın, kırkikindin, kutup soğukların, çöl sıcakların, kuru toprakların ve sairelerin hepsi benim bir parçam olmuş gibi. Gittikçe sana benziyorum, gittikçe bana benzemenden korkuyorum. Bir yandan sana bakarken bir yandan da kendime bakıyorum. Ayaklarımın altında küçüldüğünü görüyorum, bir yandan gittikçe yükselirken.

01 Temmuz 2010

Requiem for Bihter*

Kötü bir eş, kötü bir sevgili, kötü bir evlat, kötü bir kardeş, kötü bir anne, kötü bir insan olarak öldü Bihter. Sinsi gülüşü, şuh kahkahası ve zorlama mimikleri göğsünden akan sahte kanla beraber yere, toprağa karıştı. Bir kötü olarak giderken, iyilerin kazanmasına izin vermedi üstelik. Behlül'ün korkaklığını, Adnan'ın vurdumduymazlığını, Deniz Hanım'ın fırsatçılığını ifşa etti. Onlardan da, kendi gibi, nefret ettirerek öldü. İyi oldu, iyi yaptı.

Bizim memlekette insanlar neredeyse her konuyu rekortmen, dünyayı kendine hayran bırakan ve sair ifadelerle tanımlamayı çok severler. Bunların azı doğru, çoğu uydurmadır. Bahsettiğim abartılı tanımlamalar Kanal D'de yayınlanan, Halid Ziya Uşaklıgil'in aynı isimli romanından uyarlama, Aşk-ı Memnu dizisi için de söylendi. Her bölümünün izlenme rekorları kırdığı söylendi, her karakterin ve o karakteri canlandıran oyuncunun başarısız analizleriyle dolu programlar yapıldı. Fakat bu dizi hakkında söylenen şeylerden en az birisi doğru çıktı. Dizinin final bölümünün yayınlandığı saatte, Twitter'da tüm dünyada en çok konuşulan konu oldu, hem de Fifa Dünya Kupası'nın oynandığı bir dönemde, hem de BP, Meksika Körfezi'nde bir felakete sebep oluyorken, konuşulacak o kadar çok şey varken yani.

Ben de, biraz da olsa, diziden bahsedecektim ama vazgeçtim. Anlamayanlar bir zahmet oturup 79 bölüm diziyi izleyebilirler ya da youtube'a girip fragmanlardan anladıklarıyla idare edebilirler. Beni anlayan, diziyi izlemiş, 50 hafta boyunca Adnan'ın bu ikisini basmasını beklemiş çoğunluk için devam ediyorum.

En baştan kabul etmek gerekir ki dizi bir fenomen oldu. Daha önce Deliyürek, Kurtlar Vadisi vs. gibi dizilerin yaptığını yaptı, hem de diğer örnekler gibi bir kahraman yaratmaya çalışmadan. Amcasının karısıyla yatan bir adam ile kocasını aldatan bir kadın bu memlekette nasıl bu kadar sahiplenildi, orasını anlamak mümkün değil. Bunlar bizim alıştığımız kahramanlar değillerdi. Her sohbette, sanal gerçek ayırt edilmeksizin bunlardan bahsedildi. Bir şekilde, toplum olarak da o kadar ahlaklı olmadığımızı, Bihter ve Behlül'e hak verip, Adnan Bey'le ve Nihal'le dalga geçerken itiraf etmiş olduk. Tabii içimizi rahatlatan bir gerçeği de eklemek lazım, diziyi izlerken Bihter'in sonunda intahar edeceğini biliyorduk. O orospunun zaten ölecek olmasının verdiği keyifle, koca memleket Bihter'le Behlül'ün ne zaman yakalanacağını izledik. İyi yaptık.

Burada asıl dikkatimi çeken bu ahlak konusu aslında. Biz Bihter ve Behlül'ü günlük söylemin bir parçası haline getirirken iki ayrı kavram üzerinden konuştuk aslında. Bunlardan birincisi Behlül ve Bihter, diğeri ise Behlül'dü. Behlül ve Bihter'le ilgili yorumumu bir önce paragrafta kabaca yaptım ama Behlül üzerine birkaç kelam daha etmek lazım. Behlül'ü kadınlar, Kıvanç Tatlıtuğ'un yakışıklılığı ve oynadığı karakterin gücü ile sahiplenirken, erkekler de hem o gücü hem de "çapkınlığı" sahiplendiler. Çapkın adamlara Behlül denilmeye başlandı. Çok Güzel Hareketler Bunlar programında skeç konusu yapılan, ve gerçek bir hikaye olan, bir atın çitleri kırıp 5 dişi yarış atıyla çiftleşmesinde, atın ismi Behlül'dü. Bundan sonra bu tür Behlül şakalarını çokça göreceğimizi tahmin etmek zor değil.

Tabii burada Bihter'e ne yaptığımızı düşünmek lazım, O kötü kadına. Bihter karakteri zaten dizi boyunca bir moda ikonu haline getirildi, giydiği her kıyafet pazarlarda bile satılmaya başlandı. Bihter'i canlandıran Beren Saat ise henüz dizi bitmeden iki reklamda birden oynamaya başladı, ki bunlardan biri karaktere uygun olarak bir bakım ürünü reklamı, deodorant, ve "tek atımlık çıtır" sloganıyla bir çerez reklamı oldu. Behlül kahramanlaşırken, Bihter tek atımlık çıtır oldu. Ayrımcılığımıza ve ahlakımıza armağan olsun! Bihter'i bu ahlaka uygun bir mal gösterenine (meta referrer) dönüştüren reklamcılarımıza da selam olsun!

Son olarak bir itirafta bulunayım: Sırf bu anlattıklarım yüzünden, ben o hikayenin içinde yer alan bir karakter olsaydım Bihter'ın cenazesine gider ve *Bihter için ağıt yakardım.

26 Aralık 2009

13 Ağustos 1999

"Olur mu canım, şu tepenin ardı İstanbul" sözlerini duyacağım asla aklıma gelmezdi 13 Ağustos 1999 sabahı. Annem, kardeşim ve ben İstanbul'a gidecektik. Yolculuk öncesi anne çabukluğuyla hazırlanmış kahvaltımızı etmiş, anne marifetiyle hazırlanmış bavulları bir kez daha kontrol etmiştik. Samsun'dan İstanbul'a gidiyor olmanın büyük mutluluğu içindeydim ben. En siyah ve en asi kıyafetlerimi anneme ütületmiş, İstanbul metal müzik piyasalarında, asi bir genç olarak salınmaya hazırdım. Yola çıkmadan önce, annem her zamanki gibi tüpü, suyu, pencereleri filan kontrol ederken ben de vestiyerdeki aynada kendime bakıyordum. Dudağımın altında okul kapandığından beri uzattığım sakalım, neredeyse omzuma değiyor diye acaip mutlu olduğum saçlarıma geçirdiğim Elvir Boliç tokam ve kulağımda küpemle tam olmak istediğim gibi bir tiptim. İstanbul'a hazırdım.

Hep beraber otogara vardığımızda, önce bavulları yerleştirttik. Elimizde annemin benim, karizmamı bozacak diye düşünerek, bütün itirazlarıma rağmen "Oğlum yolda dışardan birşey yenmez" diyerek hazırladığı poğaça, börek gibi şeylerden oluşan yolluk poşeti kalmıştı. O poşet tabii ki benim elimde değildi ve tabii ki hayatında ilk kez İstanbul'a giden kardeşimin elinde de değildi, 11 yaşında bir genç kız olarak, onun da 'karizmam çizilmesin' dönemi başlamıştı. Zaten boklu Samsun Otogar'ının, ya da bir Samsunlu olarak "garajların", içindeki en güzel görünümlü otobüslere ve bekleme salonuna sahip Ulusoy'un önünde dikilirken, İstanbul'da yapacağımız büyük sükseden önce Samsun'da bir karizma yitimine göz yumamazdık.

Otobüse daha önce planladığımız gibi, annem ve kardeşim yanyana ben ise arkalarda başka bir adamla oturmak üzere yerleştik. Otobüse ilk binen biz ve bizim gibi anneli iki grup daha olunca bomboş otobüsün camlarından hemşehrilerimizi otobüse binerken izlemek ve annemin de sık sık kaşıyla gözüyle uyarmalarının sonucunda, bavullarımızın Samsun'da unutulmasını engellemek üzere pür dikkat muavini dikizlerken bir yandan da yanıma kimin düşeceğini kestirmeye çalışıyordum. 12 saat boyunca yanımda oturacak bu adamın kim olduğu benim için önemliydi. Açıkçası bavulumdaki siyah t-shirt ve pantolonlarım da önemliydi. Zira İstanbul'a bizden çok farklı bir aile yaşamına sahip amcamları ziyarete gidiyorduk. Orada benden bir yaş büyük kuzenimin, ya da onun deyişiyle "emmoğlu"nun, kıyafetlerini giyip de Akmar Pasajı'na gitmem kabul edilemezdi. Dahası ya çok uzun ya çok kısa akrabalarım arasında 'selamlık'tan kıyafet ödünç alabileceğim kimse de yoktu, 'haremliği' zaten kısmen görebilecektim.

Ben bu gibi düşüncelerden sıyrılıp "Pentagram'dan Hakan'ı görsem ne güzel olur" diye düşünmeye çalışırken O'nu gördüm. Emin adımlarla, ön kapıdan bindiği otobüsün, arkalarına doğru yürüyordu. "N'olur benim yanıma oturmasın" diye içimde inleyen yakarışlarımı her adımda biraz daha ezerek yanıma kadar geldi ve 'Selamın aleyküm' dedi. Yanıma bir çocuk oturabilirdi ya da genç bir adam hatta bir amcaya bile razıydım. Fakat bu resmen "dede"ydi. İkinci kez "Cam kenarında oturacam" dediğinde hayal kırıklıklarıma basmamaya çalışarak, biletimi göstersem anlamayacak düşüncesiyle koridor tarafındaki koltuğa oturdum. Annem arkasına dönmüş alaycı bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Molada kaçak sigara içmak uğruna bu dedeyle 12 saat gitmek çok ağır olmuştu. Dedeyle muhattap olmadan kalan yolcuların binişini bekledim. O da benden hoşlanmamış otobüsün kalkmasını, kah aksırarak kah öksürerek beklemişti.

Otobüsün hareketiyle birlikte muavin önce kolonya servisi, sonra da "Nerede ineceksiniz ?" sorusunu sormak üzere yanımıza geldi. Kolonyanın "Köln suyu" demek olduğunu henüz bilmeyen ben, dededen yükselen kolonya kokusuna maruz kalmış, "bir metalci kolonya kullanmaz" kuralını çiğnemeden, nerede ineceksiniz sorusuna "Harem" diye yanıt vermiştim. Dede ise "Avcılar" demiş ve böylece onu, yolcuları izlerken, bavullarını Avrupa yakasında inenlerin olduğu kısımda olduğu için görmediğimi anlamıştım. Muavinin bir sonraki ziyaretinde ben "yalnızca sade kahve" diyerek asi kanımın uyması gereken bir kuralı daha yerine getirmişken dede çay ve kek almış, benim hakkım olan keki de ayrıca istemiş ağzını şapırdata şapırdata yemeye başlamıştı.

Samsun ve çok güzel Karadeniz ardımızda kalırken, yemyeşil ağaçların arasında kara bir iz gibi duran asfaltta hızla ilerliyorduk. Otobüsün ilk durağı Kavak'tı. Kavak'a kadar vcd'ye film de konulmadığı için sıkılarak oturuyordum. Kavak otogarına vardığımızda dede bana dönüp "Geldik mi?" dedi. "Evet" dedim. İstanbul'u kastettiğini anlamamıştım. "Çabuk geldik" dedi. Konuşmamız anlamsızlığa varamadan Kavaklı yolcular da bindi ve otobüs hareket etti. Dedenin beni yalancılıkla suçlayan gözlerle bakıp "Hani gelmiştik İstanbul'a?" sorusuna verdiğim "Ama burası daha Kavak, İstanbul'a 11 saat var" cevabıma "Olur mu canım, şu tepenin ardı İstanbul" dedi. 13 Ağustos 1999 sabahı bu sözleri duyacağım asla aklıma gelmezdi. O andan sonra dede her tepenin ardını İstanbul zannederek benimle konuşmaya başladı. Ona göre Samsun İstanbul arası 1 bilemedin 2 saatti. Bu Yolculuğun 3. saatinde de böyleydi. Otobüs Merzifon'da durup hemen arkamızdaki 4'lü koltuklar da dolunca sonunda konuşabileceğim insanlarla karşılaştım. Bu 4 genç öğretmen Bolu'ya gidiyorlardı. Biz de bir şekilde tanışıp, sohbet etmeye, önce eğitim sistemi olmak üzere memleketi kurtarmaya başlamıştık.

Sohbetten pek de memnun olmayan dede biz 12 Adalar sorununa yelken açmışken bana dönüp sol kulağımdaki küpeye bakarak " Öbür kulağına da küpe takaydın da zevke geleydik" dedi. Gözünü götüme diktiği aşikar dedeye yüzümü dönüp hakaret etmeye hazırlanırken sakinleşip "Ne diyorsun sen yahu" mealinde birşeyler söyledim. Ardımdaki 4 eğitim neferi de dedeyi azarlayınca konu "sen niye küpe takıyorsun" boyutuna geçti. Sinirlerin sınırlarında gezmeye çok meraklı dedeyle olan muhattabiyet sıfıra indirilerek arkamdaki öğretmenlerle sohbete Kıbrıs üzerinden, ilk gerçek mola yeri olan Sungurlu'ya kadar devam ettik.

Molada annemlere dedeyi anlatırken, gülüşmeler ve kapalı satıldığı için sağlıklı olduğu düşünülen ayranla beraber, varlığına itiraz ettiğim poğaça ve börekleri bir bir götürüyordum. Mola sonuna doğru aniden gelen yalancı çişim sayesinde, sigara hasretimi de gidererek dedeyle mücadele etmeye yetecek enerjiyi toplamıştım. Otobüs kalkmak üzereyken yanım hala boştu. Dedeyi Sungurlu'da bırakarak yola devam etme fikri bir yandan hoşuma giderken, bir yandan da meraklanıyordum. Sonunda dede, onu ilk gördüğüm andaki gibi ön kapıdan yanıma doğru gelmeye başladı. Tam bir buruk sevinç yaşıyordum.

Dede yanıma oturduğunda elindeki poşette 1.5 litrelik bir su şişesi olduğunu gördüm. Merakıma yenik düşerek neden su aldığını sordum. Bana parasının az olduğunu, bir tek su almaya yettiğini söyledi. "Ama otobüste su bedava" derken, içim parçalanmış, dedeye ettiğim lanetlerden pişmanlık duymaya başlamıştım. Dede tabii ki ikinci mola yeri olan Bolu'ya kadar bu pişmanlığı geçirtme girişimlerinde bulunsa da ondaki yoksunluk tepki göstermemi engellemişti. Öğretmenlerle sohbet, onların da inecek olduğu Bolu'daki molaya kadar sürdü. Yazıktır diyerek olandan haberdar annemlerle molada masaya davet etmeyi planladığımız dede otobüs kalkana kadar ortalarda görünmedi. Dedeye bakınmaktan sigara da içememiştim. Yine tam otobüs kalkacakken aynı adımlarla yanıma geldi. Ne kadar üzülsem de, sohbet etmemek için İstanbul'a kadar uyukladım. O hala "Şu tepenin ardı İstanbul" diyordu. Kah viyadük kah dede görüntüleriyle İstanbul'a varmıştık.

Büyük bir sevinçle Harem'de otobüsten indik, hava henüz kararmamıştı. Bizi karşılayan amcamla kucaklaşıp bavullarımıza kavuştuk. O koca şehir, Akmar Pasajı, Samsun'da olmayan kasetler, kurukafalı t-shirtler beni bekliyordu. Dede ise biz bir taksiye binerken otobüsle beraber Avcılar'a doğru yola koyulmuştu. O'nu bir daha aklıma getireceğimi düşünmezdim. Ta ki 17 Ağustos gecesi gerçekleşen depremde en büyük hasarın Avcılar'da olduğunu öğrenene kadar.

08 Eylül 2009

Hayvan Adam

Okumayı öğrendiğimde henüz 1990 olmamıştı. Eğri büğrü çizgilerin, Ali'nin ne yapması gerektiğini belirten tümceleri yaratması ise 1990 yılında gerçekleşmeye başladı. O gün bugündür kendimi bildim bileli yazar ve okurum. Blog iletilerinden de anlaşılacağı üzere çok yazmam. Ama şu an bile tuvalette duran iki kitap olduğunu söylemem herhalde okumaya ne kadar meraklı olduğumu anlatmaya yeter. Tüm hayatım boyunca bilgi edinme konusunda garip bir takıntım oldu. Beni var eden en önemli özelliğin de öğrenme açlığı olduğunu kabul edip elimden geldiğince öyle yaşadım. Tüm bunları yazıyor olmamın tabii ki bir amacı var. Bu öğrenme açlığı mottosuna varmamı sağlayan çok önemli bir olay yaşadım ilkokulda...

1995 yılının Eylül ayıydı. Havalar henüz serinlememişti. Her normal erkek çocuk gibi okuldan çıkınca ya da haftasonlarında okulun bahçesinde ya kendi aramızda, ki bu kendi sınıfımız oluyor, ya da diğer sınıflardan çocuklarla futbol maçı yapardık. O zamanlar futbol maçı topla yapılmazdı, top henüz karşılayabileceğimiz maddi imkanlar hududuna girememişti. Bu yüzden bizler de çöpte bulduğumuz teneke kolayı dik halde yere koyup üstüne sertçe basar, buz hokeyinde filan kullanılan top gibi birşey elde ederdik. Hani "22 tane adam bir topun peşinde koşuyorlar, çok saçma" filan diyenler var ya, onlar 10-15 tane ensesi terli çocuğun üstüne basılmış bir kola tenekesinin peşinden deli gibi koşmasını nasıl karşılarlardı çok merak ediyorum.

Ben de bahsettiğim bu 10-15 çocuktan biri olarak okuma ve yazma aktivitelerimin yanında futkola ya da futkutu da diyebileceğimiz bu sporu yapıyordum. Birgün futbol denilen ver gerçek topla oynanan bir spor faaliyetinde yer alma şansı geçti elime. Bizim sınıf ile bir başka sınıf maç yapacaktı. 8'e 8 kurulan takımlar halinde bahçenin iki ucuna kurulmuş kalelere gerçek bir topu sokmaya çalışacaktık. Bu gerçek top Adidas ya da Nike gibi markaların ürettiği deriden profesyonel bir top değildi, kıytırık bir dikişli top da değildi. Bugün yüzüne bakılmayan plastik bir toptu. Buna rağmen maç için inanılmaz heyecanlıydım. Cuma günü müsabaka ayarlanmıştı ve maç tarihi cumartesi günü saat iki olarak kararlaştırılmıştı.

Wembley stadına ilk ayak basan kişi olmak için koşan Milli takım kalecisi Yaşar gibi, Dünya Kupa'sına katılacak 17'lik bir cıvır oğlan gibi, çayıra salınmış bir köpek gibi nereye koşacağımı, ne yapacağımı bilmeden heyecan ve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle sahada yerimi almıştım cumartesi günü saat ikide. O sırada karşı takım oyuncularından Ali Kemal ile göz göze geldik. Birden başımdan aşşağı kaynar sular döküldü. Hemen gözlerimi ondan çeksemde onun bana baktığını biliyordum. Kısacık ömrüm gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti. Annem, babam, henüz bebek kardeşim, öğretmenim, sınıf arkadaşlarım, Ali, at, bak, çarpım tablosu... Son göreceğim şeyin Ali Kemal olacğını hiç düşünmemiştim. Ondan herkes gibi ben de çok korkuyordum çünkü o Söğütlü Bahçe'dendi.

Samsun'u bilmeyenler için Söğütlü Bahçe kavramı birşey ifade etmeyebilir. Ama bir Samsun'lu için o zaman Söğütlü Bahçe çok önemliydi. Ortasından tren geçen bu mahalle kısaca Mert Irmağı'nın üst kısmında konuşlanmış, gecekondulardan oluşmuş ve serserileriyle ünlü bir mahalleydi. Kelebek taşımak, haraç almak, adam dövmek gibi kavramlar burada yaşayan çocuklar için hayatın vazgeçilmez parçalarıydı ve Ali Kemal henüz 10 yaşında olmasına rağmen namı yürümüş bir Söğütlü Bahçeliydi ve gözlerini bana dikmişti.

Taşın bir tarafına tükürüldükten sonra havaya atılmasından ve tükürüklü kısmı seçenin maça başlayacak olmasından ibaret yazı tura atışından sonra maç başladı. Topun heyecanı Ali Kemal korkusuna baskın çıktı ve ben tüm cesaretimle futbol oynamaya başladım. Sahada basmadık yer bırakmıyordum. Gol atmasam da it gibi koşuyordum. Takım arkadaşlarıma asist yapıyor, sahada adeta parlıyordum. 5'te yarı 10'da biter maçımız bizim sınfın 10-8 üstünlüğüyle sona erdi. Almanya'dan gelen arkadaşımız Sezgin'in topunu eline alan Ali Kemal sahayı terketmeden önce "Biz yendik lan, tamam mı!" diye kükredi. "Olsun lan" diye düşündüm, aslında biz yenmiştik ama dayak yememiştik en azından. Neden sonra Ali Kemal ban döndü "Seninle hesaplaşıcaz Hayvan Adam" dedi. Çok korkmuştum ama elimde olmayan sebeplerle gurur da duyuyordum.

O günden sonraki haftalar boyunca her tenefüs ve okul çıkışında Ali Kemal'den kaçtım. Sonuçta ben kendini okumaya vermiş bir çocuktum. Ali Kemal'le başedecek ne fiziksel kabiliyete ne de cesarete sahiptim. Bu cesareti kendimde bulduğum zamanlar ise başımda belanın daha da büyümesinden başka bir şeye yaramıyordu. Bir gün okul çıkışı Ali Kemal'in çıkmadığı kapıdan çıkmış yolu bir hayli uzatarak eve dönüyordum ki benden 200 metre uzakta Ali Kemal'i Sezgin'in topuyla futbol oynarken gördüm. Bana bağırıp küfür edince, Ali Kemal'e, hangi akla hizmet bilemiyorum ama bildiğim en ağır küfür olan ikibuçuk hareketini yaptım. Ali Kemal o kadar hızlı koşmaya başladı ki, şemsiyemi yere atıp sırtımda çantamla eve koşmaya başladım. Rüzgarın saçlarımın arasından geçmesi ve tenimi okşayarak beni sarması çok hoşuma gidebilirdi ama arkamda Ali Kemal vardı. Eve vardığımda kan ter içince kapıyı kilitleyip sürgüyü çektim. Hemen pencereye koşup beni takip edip etmediğine baktım. Başarmıştım. Ali Kemal'i atlatmıştım. Ama artık başım daha da büyük bir beladaydı.

Bilenler bilir o zamanlar futbolcu kartı diye birşey vardı. Dört büyük takımın futbolcularının resimlerinin basılı olduğu bu kağıtlarla bir tür kumar oynanırdı. Bizim için paradan bile değerli olan bu kağıtlardan bende de haylice bulunmaktaydı. Gerçi benim 100 kağıtlık servetim, 500-600 futbolcu kartı olan kimi manyakların servetleri yanında orta direk geliri olarak da algılanabilirdi. Tüm futbolcu kartı sahiplerinin ise tek bir sorunu vardı. 41 numaralı kart olan Beşiktaş'lı Ali kimsede yoktu. 24 numaralı kart olan Fenerbahçeli Rıdvan'ın bile 8-10 kart ederinde olduğu o dönemde, Ali'ye sahip olmak gerçekten paha biçilmezdi.

Birgün, hergün olduğu gibi, okul çıkışında sürekli sümüğü akan kızın tezgahından bir paket kart aldım. Bu paketlerde genelde 5 kart olurdu. Eğer şanslı gününüzdeyseniz, 6 kart çıktığı da olurdu. Ben o gün şanslı günümdeydim. Hem de ne şans. Aldığım kartlardan 1 tanesinin Rıdvan çıkması yetmiyormuş gibi bir paketten tam 2 tane Ali çıkmıştı. Kimsede olmayan bir servete sahiptim. İki Ali ile tüm okuldaki kartların sahibi olabilirdim. Ellerimde birer Ali kartı tutup bu mutluluk içinde salakça gülümser ve hayal kurarken, omzuma yapışan bir el beni tatlı hayal dünyamdan, acı gerçek dünyaya döndürdü. Bir eli omzumda Ali Kemal bana bakıyordu. Aramızda 30 santim ya vardı ya yoktu. Hayatım bir kez daha film şeridi gibi gözlerimin önünden geçerken, bu kez filme kimi heyecanlı kovalamaca sahneleri eklenmişti. İlk filmde "Gene geleceğim" diyen kötü adam bu sefer kahramanımızı sıkıştırmıştı.

Hani zamanın durduğu anlar olur ya, tam o haldeydim. Algım inanılmaz açılmıştı. Ali Kemal'in ensesinden akan teri, okul önünde lahmacun satan adamın sesini, kısaca etrefımdaki herşeyi tek tek ve mükemmel bir şekilde hissediyordum. O anda aklıma elimdeki kartlar geldi. "İşte, şimdi yakaladım seni Hayvan Adam" dedi Ali Kemal. Bir kez daha gurulanmıştım ne diyeyim. Elimdeki Ali kartını kaldırıp Ali Kemal'e uzattım. "Seninle barışmak istiyorum Ali Kemal" teklifimi Ali Kemal "Nerden buldun la bunu?" şeklinde yanıtladı. "Al" dedim aldı. "Barıştık mı?" dedim, gözlerini karttan ayırmadan başını evet anlamında salladı ve arkadaşlarına "La bana Ali çıktı" diye bağırarak uzaklaştı.

O da sonuçta bir çocuktu. Tüm bilgiçliğimle gülümsedim. Ali Kemal'den kurtulmuştum. Hem de elimde bir adet 41. Ali kartı vardı. Kesinlikle şanslı günümdeydim. O günden sonra, spor ve kavga gibi fiziksel aktivitelerle pek aram olmadı. Kolumun gücünden çok zihnimin gücüne inandım ve bunun için uğraştım. Bu gibi durumlarda insanın aklına hep o olamadığı kişi gelir. Çok okuyan keşke çok güçlü olsaydım, çok güçlü olan çok okusaydım filan diye düşünür. Ben buna hiç ihtiyaç duymadım çünkü ben bir zamanlar Hayvan Adam'dım.


29 Temmuz 2009

80'lerden Tiksiniyorum...

Aslında başlık çok açık, 80'lerden tiksiniyorum, bu kadar. 80'lerde doğmuş olmama rağmen, 80'lerde konuşmaya, yürümeye, okumaya, yazmaya başlamış olmama rağmen, nefret ediyorum 80'lerden. Aslında bu başından beri böyle değildi. Şu 80'ler bir bitse de 90'lar gelse, milenyum olsa filan diye düşünmüyordum. Neredeyse 2000'lerin ilk birkaç yılına kadar 80'lerden nefret de etmiyordum. Ne olduysa o zamanlar oldu işte. Birgün uyandığımda 80'lerden nefret etmeye başlamıştım.

Hikayenin başına dönelim. Kadınların yeni yeni pantolon giydiği zamanlardı. Saç modelleri kabarık, televizyon siyah beyazdı. TRT vardı, yani henüz TRT1 yoktu, ama logosu o zaman da çok kötüydü. Bol kazakların, dökümlü kıyafetlerin ve vatkaların ortasında mutlu bir çocuktum ben de. Apartmanın arkasındaki bahçeye dünyanın en korkunç kömürlüğünün içinden açılan bir kapıdan çıkar, arkadaşlarımla mutlu mesut oynardım. Babam işten gelince yemek yer, sonra elinden tutup bakkala, o zamanın en moda çikolatası neyse ondan almaya giderdim. Babam apartmanın önünde sigarasını içerken, ben de apartmanın altındaki karate salonunun camından içeri bakıp, hocanın öğrencilerine gösterdiği hareketleri kaldırımda tatbik ederdim. O zamanlar karate çok modaydı ve çocukların birbirlerini Street Fighter'da dövmeye başlamasına henüz 5 yıl vardı. Kısacası karete elzemdi. Televizyonda bazen Michael Jackson çıkardı, o zamanlar siyahtı, ben de onu taklit ederdim. Annem vatkalarını hoplata hoplata, babam bol kazağını ya da pantolonunun içine soktuğu t-shirtünü, ki o zamanlar onun t-shirt olduğunu bilmiyorduk, hoplata hoplata gülerdi. Ben bu küçük dünyanın içinde çok mutlu bir hayat sürerken, vatkalar da bol kazaklar da, siyahi Michael da hayatımızdan yavaşça ayrıldılar. Bu ayrılış da öyle hemen olmadı. 90'ların ortasına kadar sürekli azalmış olsalar da 80'lere ait şeyler karşımıza çıkabiliyordu. Kanımca Michael Jackson da 31 Aralık 1989'da siyahi olarak yatıp 1 Ocak 1990 sabahı beyazi olarak uyanmamıştır. Zamanla silinip gitti işte 80'ler.

Şöyle, atıyorum 1995 yazı filan gibi 80'lerin tamamen yok olduğu dönemde filan fotoğraf albümüne baktığımda, ben de birçok insan gibi 80'lerin ne kadar iğrenç olduğunu, vatka başta olmak üzere kıyafetlerin iticiliğini filan düşünüyordum. Bunu da 80'lerde büyük olan insanlara sorup "E o zaman da onlar modaydı" cevabını alıp, ermiş ve bilmiş bir şekilde hayatıma devam ediyordum.

Buraya kadar bakınca herşey çok normal. Anlamsız bir çocukluğumdan bahsetme durumu ya da "hey gidi 80'ler" özlemi gibi görünse de işin aslı öyle değil...

Çünkü birgün 90'ların ortasında birşey oldu. Renkli televizyon, özel radyolar, Aydın Doğan'ın Hürriyet'i Simaviler'den alması, Özal, Demirel, Ecevit filan derken ispanyol paça pantolonlar bir anda moda oldu. Kızlar randa, erkekler ispanyol paça pantolon şeklinde üniformasal giyinmeye başladılar. Önce tedirginlikle yaklaştığım bu moda, tahmin ettiğim gibi zamanla geçti. Ben de o dönemde metal müziğin etkisiyle siyah pantolon, siyah t-shirt üniformasına büründüğüm için, ispanyol paçanın acısını pek hissetmedim. Ama bu 70'lerden kopup gelen ispanyol paça modası, hayatımıza çok boktan bir geleneği de getirmiş oldu: 20 yıl önceyi beğenmek!

İşte benim 80'lerden nefret etmeme sebep olan da bu durum. Kendimi "oh ulan adam yerine konulan kişi oldum" diye tanımlamaya başladığım andan beridir "80'ler şöyleydi, 80'ler böyleydi, çok güzel ortam vardı, çok güzel müzik vardı" laflarını duymaktan midem bulandı. Bu öyle yapışkan bir söylem haline geldi ki, bakkallara arap kızı figürlü sakız, şemsiye şeklinde çikolatalar düştü. Televizyonda Okan Bayülgen filan "80'leri seviyoruz" vtr'leri yayınladı, özel programlar yapıldı. Metallica'nın beyaz t-shirtleri bile moda oldu, Iron Maiden, Manowar hortladı, eskinin çok kötü kayıtlı albümleri kapış kapış satıldı. Metallica garaj albümü çıkardı.

Tüm dünya delirmiş bir şekilde boklu 80'lere yapıştı. İbne kapitalizm 80'lerde global pazara satamadığı herşeyi 2000'lerde satmaya başladı. Hadi onlar satmak için uğraştı da, bütün dünyanın bunu almak için can atmasına ne demeli! Ulan vatkaya, krepe saça nasıl ilgi duyar insan, nasıl 80'ler partisi düzenlenir, nasıl uyduruk klavyeyle çalınmış şarkılarda dansedebilir! Yok Eurorhytmics'den Sweet Dreams'miş. Onu kazma Marilyn Manson bile orijinalinden çok daha iyi coverlamış, 80'lerdeki halinde nasıl tepinebilir ki insan! Hadi bir konuda takıntılı, çok ilgili filan adamlar vardır. Adam Michael Jackson'a hayrandır, oturup 2006'da Jackson 5 dinler. Ama 90'larda doğmuş veletlere kadar herkes nasıl bir anda 80'lerin herşeyine sahip çıkar anlayamıyorum. Üstelik bu durumu gördükçe 80'lerden daha çok nefret ediyorum.

Bir de şöyle bir durum var. Bize bu 80'ler sapıklığını bulaştıran adamlar, bugün her türlü ekonomik pazarın, medyanın filan başında en azından kreatif sürecinde yer alan adamlar. Kabaca bir hesapla 60'larda doğmuş, 80'lerde genç olmuş adamlar. Bu adamlar şu an 50 yaşında filan, orta yaş krizini aşmış, yaşlılık krizine doğru emin adımlarla ilerleyen ve gençliklerini çok fena özlemiş adamlar. Bu adamlar bize gençliklerine duydukları özlemi pazarlıyorlar. 80'leri çok sevdiklerinden değil, gençliklerini çok sevdiklerinden vatkayı, krepe saçı, bol kazağı ve pantolon içine sokulan t-shirtü övüyorlar. Ama şunu da unutuyorlar, 10 yıl sonra onlar emekli olduklarında 90'larda genç olmuş ve 90'lara has iğrençlikleri satmak isteyen insanlar olacak. O zaman utanmayacak mısınız 80'ler diye yırtınanlar, ey vatkalı, annesinin nişan elbisesine file çoraptan kol yapan genç kızlar, babasının dökümlü deri ceketine servet gibi bakan delikanlılar!

Göreceksiniz ki, aynı 80'lerde olduğu gibi, 3-5 yıl sonra 80'leri seviyorum akımı da yok olup gidecek. Hippilik ayağa düştü, çok umutla bakılan milenyumun rengi metalik gri bile yokoldu gitti. Elbet 80'ler de unutulacak. Siz de o zaman, 2000küsür yılında bir 80'ler partisinde, krepe saçlarınız, vatkalı gömlekleriniz, dökümlü deri ceketlerinizle çektirdiğiniz, "Final Countdown'ın -down- kısmı"nı söylerken, tam o ağzının büzlüdüğü anda çekilen fotoğrafınıza bakarken utanacaksınız! Çünkü o zaman, buz mavisi dar kot, hatta belki kot takım tekrar moda olacak.

Not: Merak etmeyin o zaman da muhtemelen 90'lardan Tiksiniyorum diye bir yazı yazacağım.

11 Mart 2009

13 Kasım Cuma, 1999

Yıl 1999, 13 Kasım cuma, saat 18.30 suları, Samsun'da Gazi Sahnesi'nin sahnesinden sahne arkasına doğru yürüyorum, elimde yerine koymayı unuttuğum mikrofon. Ama daha önce...

Yıl 1998, Samsun'da A.'nın evindeyiz. Kasetçalarda Sepultura var. A.'nın, Max Cavalera'nın o sesi neresinden çıkardığı sorusuna karşılık çıkardığım böğürtü bana birkaç saniye bakakalmasına neden oluyor. Tam o anda mutfak balkonunda elinde gitarla bana bakarken önce Morpheus, sonra Leviathan ve en son olarak da Inca adını alacak olan grup kurulmuş oluyor. A.'ların şenliklerde çalmak üzere oluşturduğu grup modifiye edilerek basta F., davulda F., solo gitarda A., ritim gitarda C. ve vokalde Skingrat şeklini alıyor.

Samsun o zaman çok küçük, toplamda 20 orijinal albüm 100 kadar metalseverin hizmetinde, 90'lık boş kasetlerin en revaçta olduğu günler. Sürekli müzik dinliyoruz, müzik konuşuyoruz, resmen müzik yiyip, müzik içiyoruz. Her akşam ya A.'nın, ki kendisi karşı apartmanda oturmaktaydı, ya da benim odamda elimizde gitar bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Bir mucize eseri benim gibi müzikal kabiliyeti eksilerde olan birinin klasik gitarından çıkan sesler A.'nın kabiliyetiyle rifflere dönüşüyor. Ertesi gün ilk şarkı kafalarda hazır, mastering bekliyor! Bu Serdar Ortaç hızındaki besteleme süreci yerini stüdyoda çalışmalara bırakıyor. F. ve C.' nin tembellikleri yüzünden çalışmalar gitar-davul-vokal şeklinde sürerken, diğer üyeler yavaş yavaş gruptan eksiliyorlar.

Birgün Baget'i keşfediyoruz. Samsun'daki alternatif Rock Cafe! Cafe dediğime bakmayın, bildiğiniz apartman kömürlüğüne yerleştirilmş 5 masa, 1 adet yumurta kutularıyla ses izolasyonu yapılmış kıç içi kadar stüdyodan oluşuyor baget. İçecekler çay ve bakkaldan alınabilen kola ile sınırlı, tuvalet ihtiyacını ise yakındaki bir mahalle kahvesinde giderebiliyorsunuz. Demin stüdyo demiştim ya, ona da stüdyo dediğime bakmayın, davulun tonu yok,tonu geçtim kick kemerle tutturulmuş, 10 dakikada bir kemeri sıkmak gerekiyor. Davuldaki crash düyanın en kötüsü, ride ise çatlamış, high-hat ya tam açarak ya da tam kapatarak çalınabiliyor! Tabii bir de amfiler var, yani ismen var, işlevsel olarak pek bir faydaları yok. Ikına ıkına üzerinde uğraşırsanız ses alabilmeniz mümkün tabii, hakkını da yemeyelim. Hele ki üzerinde distortion olan amfinin az emeği geçmedi bize. Biz, işte bu bagetten içeri adımımızı atıyor ve o 5 masa ile yavaş yavaş kaynaşmaya başlıyoruz.

Herkes müzikle ilgli, herkesin elinde bir enstrüman ve en önemlisi herkes birbirine bir şey öğretmek, birbirinden bir şey öğrenmek için can atıyor. Abiler var, 20 kişiye speed metal konseri vermiş adamlar, biz ilkokula kayıt olurken metal müziğe kayıt olmuş adamlar. Kimileri hala müzik yapıyor, kimileri kravat takıp işe gidiyor bugün. Ama orada, o anda bizim gibi hevesli yeni yetmelere tab veriyorlar, grup öneriyorlar, bir şey yapıyorlar!

Efendi, saygılı ama hırçın ama asi biz o abilerden çok şey öğreniyoruz. Belki de o zaman kimsede olmayan bir inatla bok gibi çaylardan içip, o boktan stüdyoya girip saatlerce çalışıyoruz. Hem de her gün. Baget akşam 6'da kapanıyor, eve gidip yemek yiyor ve ikimizden birinin evine gidip çalışmaya devam ediyoruz. Besteler yapmaya devam ediyoruz. Artık biz stüdyodayken Baget'teki müziğin sesi kısılıyor ve içerideki herkes bizi dinliyor. "Lan! Bilmem kim Abi içerdeymiş!" diyerek daha bir şevkle çalıyoruz. Samsun'daki bütün müzik camiasıyla arkadaşız, ama en çok biz çalışıyoruz biz üretiyoruz.

Derken bir gün Baget'in sahibi Vedo bize konser teklif ediyor. Her şeyimizle hazırız, baba gibi bestelerimiz var, coverlarımız var, iki takım baget bir Jackson PS2 ve mikrofonumuz var, ara sıra gelen basçımız bile var. Vedo yazıcıdan çıkardığı afişleri Baget'in 4 duvarına ve kapısına asıyor. Biz içerde heyecanla dinleyicilerimizi beklerken kapıdan içeri polis giriyor. İstanbul'da iki salağın duvara "a tout le monde" yazıp intihar etmesinin ardından polis satanist avında. Biz de metal müzik icra edenler ve dinleyenler olarak direkt satanist sayılıyoruz. Dahası Baget'in çalışma ruhsatı yok! Polis davulun üstünde durduğu tahtayı ayağıyla dürtüp "Sağne gurmuşlar, saz var, mikrohon var" diyerek Baget'i mühürlüyor, konser iptal!

Bu büyük hayal kırıklığı, bizi daha da coşturuyor. Polisin evimizi basma ihtimali de yok ya! Davul yoksa klavye var, o da davul sesi çıkarıyor, klasik gitarda A. Territory çalıyor, benim mikrofona zaten ihtiyacım yok! Baget tekrar açılıyor biz çalışmaya kalmadığımız bir yerden devam ediyoruz.

12 Kasım 1999, akşam A. telefon ediyor: "Yarın konserimiz var!". Nasıl yani? Biliyorum ki 13 Kasım'da bir konser var, günlerdir konuşuluyor, biletleri satılıyor. Discordia isimli grup bizim altgrup olrak çıkmamızı istiyor. Yalnızca iki şarkı çalacağız. Olsun. Hemen davula davulcu, basa basçı aranıyor, yarın konserimiz var. Oysa ki hastayım, hem de boğazım ağrıyor. Olsun, yarın konserimiz var.

Sabah'ın köründe kalkıyoruz, koşa koşa Baget'e gidip eski davulcumuz F.'ye ve o gün tanıştığımız basçımız A.'ya şarkıları gösteriyoruz. Hemen kapıyorlar şarkıları. Sözleri zaten ben yazdım ezberimde, en az 100 defa çalmışız şarkıları, bas ve davul da tamam! Stüdyoda geçen 3 saatin ardından boğazımdan kan gelmesi sebebiyle çalışmalar bitiyor. Akşam 6'ya kadar kendimi iyi hissetmezsem konsere çıkamıyoruz. Eve dönüp anneme durumu anlatıyorum. Naneli bilmemneli çaylarla rehabilitasyona başlıyoruz boğazıma. Bok gibiyim, olsun, 2 saat sonra konserimiz var.

13 Kasım saat 5 suları, Gazi Sahnesi'nin sahnesinden boş koltuklara doğru böğürüyorum. Soundcheck yapıyoruz, sesim yerinde değil, ama bu da benim umrumda değil. Dışarda müthiş bir kalabalık var. "250 kişi" deniliyor içerde, inanılır gibi değil, herkes burada. Üniversite öğrencileri var konsere gelen. Bir sigara içmek için dışarı çıkıyoruz A. ile, dışarda "Inca da çıkacakmış", "Skingratlar altgrupmuş" diyenler var. Tanıyanlar soruyor, evetliyoruz. İçeri dönüyoruz, 350 bilet satılmış, 350! Wacken'a çıksam bu kadar heyecanlanamazdım. Samsun'da 350 kişi gelmiş death metal konserine, eş dost hariç.

Hatıra fotoğrafı çektirip sahneye doğru yürüyoruz (fotoğrafı bulunca onu da ekleyeceğim). Sahne ışıkları üzerimizde ve konser başlıyor: "Hepiniz hoşgeldiniz, biz Inca!". Bas, davul ve gitar haykırmaya başlıyorlar. Müzikle beraber kafa sallamaya başlıyorum. Hiçbir şey umrumda değil. Lise 2'deyim saçlarım amerikan traşı, sakalım dudağımın altındaki 5 tane tüyden ibaret. Üstümde Sepultura Roots t-shirt'ü, bu bir hayal benim için. Söze girmem gerektiği yerde başımı kaldırıyorum, sahne önünden ve koltuk aralarında onlarca kişi kafa sallıyor. Benim bestelediğim, A.'nın düzenlediği, Inca'nın icra ettiği bu şarkıda onlarca insan kafa sallıyor! Bu hayalden de öte. Herkes enstrümanını çok iyi çalıyor, tek bir hata yok, sesim çok iyi. Derken ikinci şarkıya başlamak üzere dinleyicilere dönüyorum, 5-10 kişi Inca diye bağırıyor, ara sıra da Skingrat diye bağıranları duyuyorum. Arkadaşlar herhalde diyerek ve büyük bir keyifle ikinci şarkıya başlıyoruz. İlk şarkıdan da iyiyiz. Artık daha çok insan kendini müziğe kaptırmış, haykırıyor, kafa sallıyor, büyük ihtimal Baget'ten insanlar nakaratlarda eşlik ediyor. İnanılır gibi değil. Sahnenin sağ kısmında kalabalıklaşmış insanlara doğru ilerliyorum, beraber kafa sallıyoruz, aralarından sarılmak isteyen var, büyük bir grubun konser videosunu izler gibiyim. Bu şarkıyı da hakkıyla çalıp, üzerimize düşeni yapıyoruz. 350-400 kişilik bir topluluğu diğer grubu dinlemek üzere hazır etmişiz, coşturmuşuz. Bu kocaman işin altından başarıyla kalkmışız, çok mutluyuz, birbirimize bakıyoruz. Derken dinleyicilerden "Inca! Inca!" sesleri yükseliyor, adımızı haykıran, benim adımı haykıran bir sürü insan var tanımadığım. Öyle böyle değil ayakta alkışlanıyoruz. Herkes, hayran olduklarımız ve bize hayran olanlar bizi ayakta alkışlıyor.

13 Kasım Cuma, 1999, saat 18.30 suları, Gazi Sahnesi'nin sahnesinden sahne arkasına doğru yürüyorum, elimde yerine koymayı unuttuğum mikrofon.